3 Ekim 2016 Pazartesi

her şey yoluna girer

kafamdaki kayıt cihazı durmamaya yemin etmişken. tam da bu haftayla nasıl başa çıkacağım diye kara kara düşünmeye başlamışken zeynep hoca geldi, gözlerinin içinden taşan gülümsemesi ve sıcacık sesiyle dedi ki: 'her şey yoluna girer' 

o öyle diyince, o sıcacık sesiyle her şey yoluna girer diyince anladım. irrasyonel olanı da, bilimseli de, kendi içimi de, çöplüğü de gerçeği de. gerçekten her şeyin yoluna gireceğini ve aslında alışamayacağım hiçbir şeyin olmayışını da. teslimiyeti ve kararlılığı özümsedim sanki. tek bir cümle, tek bir gülümseme ve sıcacık bir ses, dünyanın bütün kucaklaşmalarına bedel olabilir. unutmamalı bunu. çünkü böylesi bir epifani, insanın hayatını kurtarır niteliktedir. 

orionid'leri öğrendim bugün. bilmiyordum. nasıl bilmem böyle bir şeyi dedim, nasıl sorusunu soran biri, içinde bulunduğu durumu doğru okuyamıyordur. doğruluğun tarafsızlıkla elde edilebileceğine dair bir inancım kalmadı desem de, tarafsız olmak iyidir. standart olmak iyidir. sıradanlığı naif değişikliklerle kırmak iyidir. epikuros haklıydı. yanılan bizlerdik.. epikurosun haklı olduğunun anlaşılabilmesi için geçen kültürel süreçlerin tamamının götüme girdiğini hissetsem de, iyi bir gün bugün.. 

to be able to be made without changes to nature

bu yayının bir başlığı yok. zira bu bir yayın değil. üç yıl önce başlattığım bu oluşumun amacını aşması ve kendi sonunu getirmesiyle sebebiyle buraya yazdığım herhangi bir şey ikinci bir emre kadar yayınlanmayacak. yayınlanmayacak olan bir materyale yayın demek, yaşamın anlamsızlıklarına tıpkı onun kadar anlamsız olan intiharla karşılık vermek kadar irrasyonel davranmak demek


irrasyonel olanı anlamak gerekir demişti bir hocam. kulakları çınlasın. irrasyonel içimizde, irrasyonel iliklerimize işlemiş. irrasyoneli anlamak gerekir demişti evet. ancak ben anlamıyorum. klavyelere alışamamak ve irrasyonel olana kafamın basmaması arasında herhangi bir korelasyon olmamasına karşın, ki bu onların neden sonuç ilişkisi bağlamında da ele alınamayacakları anlamına gelir- iki durum da eşit ölçüde hayatımı mahvediyor. hali hazırda mahvolmuş bir hayatın düze çıkabileceği umudunu sürekli olarak besleyip büyüttüğümden ve en çok da kendimi mahvediyor olmamdan söz etmiyorum bile. ironi demeye yok mecalim. sözü oraya getirmek bile zor benim için. 



madem sözü oraya getirmek zor, madem kavrayış ifadenin anasını sikiyor, bir kompozisyon yazayım dedim bugün. hani bize lisede öğrettikleri gibi. belki kompozisyon yazmayı unutmam onlara bir saygısızlık gibi geliyor. belki de kendilerine yapılan saygısızlığı hazmedemedikleri için cezalandırıyorlardır beni. kimler mi? devler. 



omuzlarında yükseldiğim, omuzlarını çiğnediğim ve artık en ufak tavsiyelerini duyduğumda çileden çıkmama sebep olan devler. duyarsızlaştığım devler. onları görmek için lethe ırmağında küçük bir gezintiye çıkabilirsiniz. ustalıkla dizilmiş taş kulelerinin hemen sağında oturuyorlar. gidip onlara neden taş dizdiklerini sorabilirsiniz mesela. size verecek bir cevapları var mı bilmiyorum. niçin orada oturmaya devam ettiklerini soracağınız kişi de ben değilim. 


yazıyı küçülterek kendimi güvene alıyorum önce, sonra da kompozisyonumun henüz kendisinden bi haber olduğum temasını açıklama işine girişiyorum. bugün intihardan bahsetmek isterdim size. ancak oldukça taraflı bir konu seçimi bu. belki de abartıyorum. belki de her seçimin bir tarafı olduğu ve yapılan seçimlerin tarafsızlık mefhumuyla uzaktan yakından alakası olmadığı gerçeğinden kaçıyorum. diğer gerçekliklerden koşarak kaçtığım gibi. evet gerçeklikler korkunç değil belki. ancak gerçekte yaptığımız şey onlardan depar atarak kaçmak. işaretin belirginliği, tepkinin hızını belirler. açıklık katlanılmazdır bazen. 



her şey bu kadar açıkken neden hala kaçtığımı, gözlerimi kapatıp sinüslerimi boşaltmaya çalışıyor gibi görünmeye çabalamamı anlamak yine de güç. kendimi hırpalamak alelade bir şey haline geldi. akut değil kronik bir mevzu olarak ele alıyorum bunu da. bir problem olmanın ötesine geçerek bir sorunsal oldu bu durum. kavramsallaştı, cisimleşti ve ben onu benimsedim. konumuz bu değil. bilinebilir gerçekliğin sınırlarının bulanıklığı değil kaçtığım. belki korktuğum şey bilinebilir gerçekliğin sınırlarına ulaşmakla da ilgili değil. sorun insan dediğimiz sikik yaratıkların ya da kısaca biz sikiklerin eylemleri ve bu eylemlerin motivasyon kaynakları. sorun, duygular.



korku, öznesi ve nesnesi olan bir duygudur. sadece nesnesi ya da sadece öznesi bulunan bir korkuya rastlayamazsınız. benzer şekilde korku, bir sebep olduğu kadar bir sonuçtur da. sizi harekete geçirir. korku sizin en mühim motivasyon kaynağınız.  öznesiz nesnesiz bir korkudan söz edemeyeceğimiz gibi, korkunun evvel ezel bir şey olmadığı da çoğunlukla ortadadır. korku bir yerde başlar. korkunun bir başlangıcı vardır. ve pek çok zihinsel bilişsel sikimsonik süreçler beyninizde başlar. kişide aniden beliren ve evvel ezelmiş gibi görünen beyin dağıtma arzusu da beyinde başlar. 


amigdalanıza hasar verip bunların hepsinden kurtulabilirsiniz. böyle bir durumda hayatta kalma ihtimaliniz de görece azalacaktır, ancak endişelenmeyeceksiniz. öfke ve korku ifadelerini de tanıyamayacaksınız. bu, karşınızdaki kişinin korktuğuna ya da öfke dolu olduğuna delalet olan işaretleri algılayamayacağınız anlamına geliyor. amigdalanıza zarar verdikten sonra anlayış ve iletişim konularında gerçek bir gerizekalı olacak, her şeyi ağzınıza götürmeye çalışarak cinsel yönden abartılı ve anormal davranışlar sergilemeye başlayacaksınız. siz bakmıyorsanız taş yok. taş yoksa denge yok. denge yoksa sabır da yok. çözümü bulduk dostlarım hayattaki tek düşmanımız amigdala'ya merhaba diyin. kafanızın tam arkasında yer alıyor. beyninizin arka tarafına sağlam bir kalem saplayabilir (tercihen isviçre üretimi) ya da bunun için bir arkadaşınızdan yardım alabilirsiniz.  

tüm iş yükünü duygulara yüklemenin yavşaklık olduğunu söyleyenler çıkacaktır aranızda. müthiş bir kararlılık sergiliyor olmalısınız. hiçbir şey yaşamamış gibisiniz belki de. tüm deneyimlerinizi elinizin tersiyle itebilmenizin başka bir açıklaması olamaz diye düşünüyorum. sezgilerinizi hiçe sayıyor olmalısınız. sezgileri hiçe saymak her baba yiğidin harcı değil. sezgileri, hisleri olmadan sürdüremez yaşamını insan. atalarımız için işlevsel olan çağımızda işlevsel mi peki? bu soruya vereceğim yanıta gelirsek: siktirin gidin atalarınıza sorun. burada yapacak bir şey kalmadı.

4 Şubat 2016 Perşembe

procrastination

oku, oku, oku, eline ne geçerse oku, oku, daha çok oku, yazmayı unutana kadar oku. iç, tüket. ıslak mendil al, tuvalet kağıdı yerine peçeteyle idare et. tüket, tüket, oku, tüket. blues dinle, tüket. tüketmeye devam et. ton balığı sağlıklıdır de, tüket. kahve iç. daha çok kahve iç. italya'yı hayal et. espressoların olması gerektiği gibi yapıldığı yeri tüket. yaratılmış bir sonsuzluk ilüzyonuna kaptır kendini. kendi hayallerini kurma, başkasının hayallerini tak kafana. başkasının kalemlerini taktığın gibi. sakın yazma. yazarsam anlamsız olur de, kredi kartı çıkart, doğumgününe 13 gün kala kızarmış gözlerini açmaya çalış, bütünleme sınavlarına gir, ödevlerini teslim et, kendinden uzaklaş, özgüvenini yitir, müziksiz yapama. müzik dinle, daha çok dinle, çok güzel de, hayran ol.  tüket. tükettiğin şeylere boyun eğ. bakunin okuyup çok zaman geçmiş üzerinden de, her şeyin aynı olduğunu ve muhtemelen böyle gelmiş olup böyle gideceğini durmadan tekrar et. klişelerle yat kalk, benim yaşımda olsaydın klişelerin değerini anlardın de kendinden küçüklere. daha dün yeni yetme idealizminin içinde boğuluyordun. peki şimdi? koşarak uzaklaşıyorsun klavyelerden. yine kitaplara dönüyorsun, aradığını bulamayınca önündeki kağıtlara yöneliyorsun gene. belki kağıtlara yazmak daha iyi hissettiriyordur. yalan olduğunu görüyorsun. koca bir yalandın sen ve yalandı senin hislerin. yoksun.  

sen aslında "her şeyi paylaş, ama özünü kendine sakla" dediğin an bitirdin kendini. kendinden başka bir şeye sahip değildin ki. yeni bir çağa girmiş rönesans sanatçıları gibisin, heyecanlısın ama elinde hiçbir şey yok. ne özgüven, ne güzel kelimeler, ne de katışıksız, iyi hissettiren yalnızlık. konuşmak zorundasın her daim. yüksek sesle anlatmalısın. ve yitiriyorsun heyecanını da. tüket bandininin hayali kollarını.

bilgisayarını aç. temizlemeye başla. evraklar, evraklar, evraklar, 1. kopya, 2. kopya, 3. kopya, 4. kopya, 5. kopya. ne olur ne olmaz diye 45. kez indirilmiş aynı dosyalar. sakla, sakla, sakla, otur çöplüğün içinde, boğul çöplüğün içinde. zamanı kaybet, kendini kaybet, yitir her şeyi. yeni bir yaşama adım atıyorsun elinde hiçbir şey yok. okuyacağım de, söz ver ama okuma, okuduklarının tek kelimesini anlama, oku, oku, oku, tüket, tüket, iki kelime yazma, kaç klavyeden. zaten steve jobs öldükten sonra tasarımdaki insan faktörü de öldü. klavyeler insanın canını yakıyor artık. ince ve kullanışsız klavyeyi hissetmek zorundasın her daim. haddinden ince ve kullanışsız klavye seni ele geçirdi. gözlerin retina ekrana hapsoldu. bakışların, piksellerin yoğunluğu ölçüsünde boş, ne kadar yüksek çözünürlük, o kadar düşünce yoksunluğu. görselleştiriciyi aç, bir nefes daha al. yoksun. 

işe git, her şeyin nasıl çürüdüğünü, nasıl lime lime olduğunu kendi gözlerinle gör. işe taşı kitaplarını, sonra eve. tek kelimesinin arkasında duramayacağın metinleri dök bilgisayar ekranına. anlamsız, beyhude, fakat ne yazık ki hiç değil. kirlet. sil, tekrar kirlet, tüket. kahveleri, sigaraları, kağıtları, kalemleri ve en çok kendini. parmağındaki siktiriboktan kertenkele biçiminden kuvvet al. evet sanki sana sarılıyor değil mi? karanlıkta parlıyor sanki. paragrafları işaretle, command-x command-v bir üste yapıştır, vazgeç aşağıya al. asap bozucu müşteriler gibi müdahale et yazının akışına, yine kaybet, yine bul, yine kaybet. bu sefer daha kötü kaybet. insanları düşün. okuyacaklar bunu. ben kimim onlara sesleniyorum diye düşün, kurumunun gözlerinin önünden yanık bir film gibi geçişini izle. göremiyorsun. bakamıyorsun bile. ama bildiğin bir şey var. yarın daha karanlık olacak. yarın daha çok uyuyacaksın. yarın o lanet ofisin sıvaları daha çok dökülecek. san francisco'dan yola çıkan kart, posta kutuna gelmeyecek. saracaksın, bir nefes daha alacaksın, yoksun diyeceksin. içinde olmaktan bıktığın bu yarı açık ceza evi, yok olmana ya da terk edip gitmene izin vermeyecek kadar senin. bu senin bizatihi durum komedin. 

ulaşamayacağın kitapları okumayı dileyip okuyamadıkların için hayıflanacaksın yarın. yine koltukta uyuyacaksın. yine aynı ağıtlar. toza sor sen en iyisi. 

3 Şubat 2016 Çarşamba

eklektisizm bir hastalıktır

kendime mektuplar yazıyorum bir süredir. salondaki sehpanın üzerinde duruyorlardı. televizyon sehpasının üzerine, diğer notların arasına karıştırdım hepsini. zorlanıyorum. bir tane daha içeceğim. 
yapılmayı beklenen ev işleri, yazılmayı bekleyen ödevler. enerji? enerji yok. ertelemekten başka bir şey yapmıyorum neredeyse. dört ay olmuş önümü göremiyorum. kopuşu sağlamlaştırıp, evimi yarı açık cezaevi haline getirmekten başka, borçlanmaktan başka ne yaptım acaba. elle tutulur, gözle görülür ne yaptım ki bunca zaman? daha önemlisi bunlar sizin umrunuzda mı? ya da derdim umursanmak mı? cevabını bildiğim bir soru. insan umursanmak istiyor. ben daha önemli şeyler ortaya koymak isterken, esasında umursanması gereken bir insan olmak arzusuyla güdümlenmiş oluyorum. aslında hepimiz yalancıyız ve nihayetinde ölüm düşüncesini bastırmaktan başka derdi olmayan, ne yazık ki kaderinden kaçamayacak olan zavallılarız. bencil zavallılar. 

insan kendini bilmeli. insan kendini bilmek zorunda. insan kendini bilmiyorsa sıfatını hak etmemiştir. kendinizi bilmek nihai huzura erişmenizi sağlar.  çünkü hırslarınıza, kıskançlıklarınıza, imdat çağrılarınıza anlam verebilmenizin tek yolu kendinizi bilmekten geçer. eğer bunlara anlam verirseniz, olayın aslında sizin etrafınızda dönmediğini, aslında kimsenin sizinle bir derdi olmadığını görebilirsiniz. sizi körleştiren şey çocukluğunuzdur. kaynağını çocukluğunuzdan alan reflekslerinizi dizginlemenin tek yolu, her şeyi etraflıca analiz etmektir. aksi halde yanlı ve hatalı varsayımlarınızın arasına sıkıştırdığınız insanları tek tek öldürmeye başlarsınız. 

sen şöylesin sen böylesin demekten, bağlamların içinde taklalar atmaktan iki kelime yazmaya vakit bulamazsınız. iki kelime yazmadığınız ve kendinizle iletişim kurmaktan başka hiçbir bir şey yapamadığınız için cümle kurmayı unutur, anlaşılmaz hale gelirsiniz. anlaşıldığınız ölçüde varsınız. ve bunu söyleyen tek kişi ben değilim.

21 Aralık 2015 Pazartesi

spoiler

uyuyup uyanınca geçmiyor. geçmeyecek. sarıp sarmaladığın hayatlar sana yardım etmeyecek. kendini öldürmeyeceksin.

popüler kültür metinlerinin içinde boğulanlara kızmıyorum. isyanın ötesine gittim. basitçe öfkelenemiyorum bile. sonuna geldiğimi hissetsem de, boş konuşuyorum. eninde sonunda felaket çünkü. eninde sonunda soykırım. soyutlamaların dibine vursan da, vurmasan da, yanından geçsen de, içinde bitsen de, siktir etsen de, tutunsan da beyhudeydi hepsi. boşluğa ulaşacaktın nihayetinde. içinden geçtiğin her şey buraya getirecekti seni. koşarak ya da yürüyerek, anlamsız. önemi yok. 


nihayet, gidiş yolunu boşa çıkarıyor. nihayet hepimizin elini kolunu bağlıyor. nihayetinde ağlıyorum. nihayetinde hepimiz, ağlamamız gerektiğini anlayacağız. varoluşun bunalımı, herhangi birimizin kaldırabileceği bir şey değil. 


"and never have i felt so deeply at one and the same time so detached from myself and so present in the world." albert camus

17 Kasım 2015 Salı

52

cenaze evinden döneli 42 gün oldu. bayrammış. sikeyim bayramını. 2015 hepimizin miladı olacak demişti bir dostum. görece değişti hayatlarımız fakat bu kadarını tahmin bile edemezdim.  makasçıyı bulduk. salak, aptal, ahmak yerine konulmanın verdiği hissiyatı hafifletmenin yollarını arıyoruz hala. yollara çıkıyoruz. rahat bırakılmaksızın. rahat bırakılmaksızın demişken bir uyarı yapmak istiyorum; kendini bir bok sanan klavye delikanlıları: lütfen sahneyi terk ediniz. bugünün kahvaltısından önce anlatacaklarımı kendinize mal etmeyiniz. zira durum, suratımda somutlaşan kaostan daha hırpalayıcı, dert tasa zannettiğim her şeyi aşan bir niteliğe sahip. seni, seni, seni. ve seni de. sana da sonra gelicem gerizekalı kardeşim. hülasa hepiniz rahatlayabilirsiniz. zirvede mutluluklar diliyorum size. hepinize.

bazı cevaplar insanın dünyasını yerinden oynatabilir. her epifani insanı mutluluğa eriştirir diye bir şey yok. bazı durumlarda öyle bir ışık tutarlar ki suratınıza, "tavşan mıydım ben? yoksa köpek miydim lan? neyim ben? ne yapıyordum 25 senedir yolun ortasında amına koyayım?" diye düşünürsünüz. yıllardır yaşamakta olduğu korkunç olayların karşısında kendi kendini gayet güzel sakinleştirebilmiş bir insan, hayatında ilk kez başarısız olduğunda (bkz. 4.5 saatlik çıkış yolu arayışı) aklından geçen şeyler özetle bunlardır desem haddimi aşmam sanıyorum.

cehenneme dönmüş hayatımın ve bilhassa suratımda somutlaşmış olan kaosun etkilerini hafifletmek için uzağa gittim. 610 kilometre kadar uzağa. önce ankaraya uğradım. sevdiklerimi görmek ve yolu biraz daha uzatmak adına tercihimi otobüsten yana kullandım. on yaşımdan beri tek başıma seyahat ediyorum. uzun yolculuklar iyidir. kişilere bölünmüş hayatımın ve gittiğim mekanların korkutuculuğundan olacak, uzun yolculuklar bana her zaman iyi gelir. uzun yolculuklarda yazabilir, okuyabilir, düşünebilir, rahatlayabilirsiniz. tek başınıza seyahat ediyorsanız, ağzınıza sıçan insanlardan uzaklaşırsınız ve böylece rahatsız edilme oranınız önemli ölçüde düşer. yazacaktım, okuyacaktım, düşünecektim, uzaklaşacaktım. zira şöyle bir baktığımda, rezalet bir hayat yaşıyordum. cehennem. bu cehennemin bir başkasının cenneti olabileceği fikri ise kırıp dökme isteği uyandırıyordu bende. 

varış noktasında ilk iki gün işler iyi gitti. arife gecesi, teknolojinin bizi ne kadar yalnızlaştırdığına ve başka birkaç şeye ilişkin yazımı bitirdikten sonra bilgisayarı kapattım. ayşe abla uyumamızı gerektiğini, kendisinin uyumayacağını bildirdi. 10 dakika boyunca belirli aralıklarla ne olduğunu öğrenmeye çalıştık. nihayet: 

"baban facebook'unu açık unutmuş yavrum" 

bu cümle ayşe ablanın iki saate yakın bir süre boyunca kek gibi kararlı bir şekilde birbiri ardına açtığı şişeleri, odadaki ölüm sessizliğini, uyuyamayışımızın sebebini açıklıyor, dünyanın başımıza yıkılacağını haber veriyordu. 

can sıkan bir takım detaylar sabrımın tükenmesine vesile oldu. artık yeterdi. daha fazla dayanmayacaktım. insanlar bencildir. o gün, dünyanın bir yerinde, biricik, tek bir noktasında duran bir kadının aklından geçenler şunlardı: 

"baba kız onlar, araları düzelir zaten, ben biraz can yakayım, zira bu herif canının yakılmasını ziyadesiyle hak ediyor." 

o herif gerçekten de canının yakılmasını hak ediyor. fakat insanlar sizi kurban ederler. çünkü o herifler hatalı olduklarını kabul etmeyecekler.  kurban edilmek, yanlışlarını gören insanlara has bir şey. insanlar dünyayı yakabilirler.  bu çoğunlukla nedensizdir. canları  gerçekten yandığında sizi ve başka bir çok şeyi harcamak için düşünecekleri süre tahmin ettiğinizden çok daha kısadır. onları en zayıf noktalarından vururken iki kere düşünün. çocuğunuz varsa, yapmayın. zira sizin götünüz kurtulacak çünkü haklı ve harikasınız. çünkü karşına geçip sana seni anlatırsam katlanamayacaksın ve ne yazık ki senin kadar vicdansız değilim. 

onunla konuşurum. ne yaptıysa ne ettiyse konuştum. bugüne kadar yanına oturdum, sebepler dedim içimden. "sebepler evet. bir nedeni olmalı. bir nedeni var. her şeyin suçlusu o olamaz nihayetinde." her şeyin suçlusu oydu. 

hepimizin aynı odada uyuduğunu gördüğünde kapıyı çarptı, bir sigara yaktı ve bilgisayarına yürüdü. haklı olduğunu bildiğinden eminim. adından daha ezbere bildiği bir şey bu. o hep haklıdır. onunla o gün konuşmadım. 

olayların bir önemi yok. önemli olan olgulardır. o gün için olaylar bana büyük resmi ne şekilde kaçırdığımı gösterdi. trajedi olduğunu zannettiğim her şeyi koymuştum bir kenara. zira sebepler ve sonuçlar gözüme batıyordu. ne batması resmen kanırtıyordu. biliyordum artık. o an avuçlarımın arasındaki 52 seneye dehşet içinde bakıyorum. beş yaşımdan bu yana kendimi bildiğimi, dolayısıyla hatırladığım verileri derleyip toplayabildiğim sürenin yirmi yıl olduğunu varsayıyorum. zihinsel süreçler, bilişsel aktiviteler, hatıralar hepsini geç, 25 yaşındayım. 25'e 27 ekle. 52 sene. o elliiki seneye ne desem az. ne desem yalan. nutkum tutuluyor. sen neredeydin abi o elliiki sene? hayır hayat sikti belanı eyvallah ama sen neredeydin be abi? neresindeydin hayatın? neden durmadın? sebep aradım. bulamadım. dört buçuk saat aradım. yok. baştan sona kabul edilemezdi. ve ben bunu 25 yıl sonra anlıyordum. 

sonuç olarak "her şeyin bir sebebi vardır" zırvasının yerini şu cümleler aldı:

"soyadımı değiştiricem", "ben o herifle konuşursam kalp krizi geçirir", "mecbur muyum?", "terapiste gitsin", "sen de bi siktir git artık be!" 

terapiste gitmiyor. gitmeyecek. gerçek ruh hastaları terapiste gitmez. tedavi olmak isteyen insanlar gerçek ruh hastalarının etrafındaki insanlardır. nitekim makasçımız 1998 yılında prestijli bir kişilik testinden alnının akıyla çıkmıştı. alkışları duyabiliyorum. 

bu da bizi soyadı değişikliğine götürüyor. soyadı değişikliği her zaman bir seçenektir. özellikle size hiçbir emeği geçmemiş, sizi hayatınızın başladığı günden itibaren sizi seneler boyunca çeşitli şekillerde kullanmış (bkz. bir kadını hapsetme yöntemi olarak çocuk; kendini satma aracı olarak çocuk; sevgili tavlama yöntemi olarak çocuk; bir bahane olarak çocuk; vb.) "sikiminkeyfibiryanadünyabiryana" yavşaklarının sizle gurur duymasını engellemek istiyorsanız. 

insanlar hata yapabilirler. insanların elinde olmayabilir. bir yere kadar. hedonist, narsist bir mitomanyak olmayı 25 sene boyunca sürdürürsen, o boktan karakterine şahit olmasına, hayatından gelip geçen onlarca insanı izlemiş olmasına rağmen inatla yanında durmayı sürdürmüş o zavallı insanı kaybedersin. 

keşke gitmeseydim. cehalet mutluluktur lafının ihtiva ettiği anlamlar dizisinin tamamının götüme girdiğini hissediyorum. ara ara dünya başıma yıkılmaya devam ediyor. zaten dünyanın başıma yıkılması hususunu akut değil, kronik bir rahatsızlık olarak ele alıyorum artık. uzmanlar da nihayet görüş birliğine vardıklarına ve benimle aynı fikirde olduklarına göre, elimdekini yavaşça yere bırakıp uzaklaşmalıyım. etle tırnak? :)  come on... 

sana gelince: eğer insan beyni yerine başka yerleriyle hareket etmeseydi, hiçbir şey şu anki gibi olmayacaktı. ne sermaye ne üstyapı, hiçbiri bildiğin gibi olmayacaktı gerizekalı kardeşim. indirgemiyorum. bilakis senin indirgemeci tutumuna gönderme yapıyorum.

benim açımdan bakacak olursak millajovovichgillerin rağbet gördüğü bu lüzumsuz arz talep dengesi içinde tüketilmek hiçbir şekilde söz konusu olmayacaktı. senin açından bakarsak x 2.0'ı yitirmemiş olacaktın. afaki sataşmalarını koluna takıp kendini beğenmiş tavrınla dört nala boş koşmamış ve muhtemelen yalan yanlış konuşmamış olacaktın. samimiyetsiz iyi misinlerle gelip muazzam öngörülebilirlikte bir primatsın demeyecektin belki de. hatta daha ileri gidip senden bir şeyler beklediğimi zannetmeyecektin. beni azarlamayacaktın. keyfimin yerinde olduğunu düşünüp anlamsız bir şekilde bana bilenmeyecektin. belki de bir kez olsun sorumluluğu üstlenip kendi yanlışlarını görecektin. suratımda somutlaşan kaosa "adamlarla ilgili konuştun hıhım evet çiçeğe de burun kıvırdın" diye yanıt vermeye utanacaktın belki de. 

ah o güzel yaşanmamış günler. keşke yanımdan değil içimden geçip gitmiş olsalardı. ama dedik ya en başta: insan beyniyle değil başka yerleriyle hareket ediyor. hah. işte hatırlaman gereken nokta burası. tam olarak kendini içinde görmen gereken bağlam burasıydı. sen bunu es geçersen o bağlamın dönüp dolaşıp senin götüne girdiğini anlamazsın. rezil rüsva olursun gerizekalı kardeşim.

nihayetinde... nihayetinde bir şey yok. beni bunca sene tek başıma ayakta durmaya zorladıkları yetmiyormuş gibi, sırtımdan inmiyorlar efendim. olan bu. neyse ki bundan yüz yıl sonra yaşananların hiçbir önemi kalmayacak. dünya başıma yıkılmaya devam ediyor. inatla tekrar inşa ediyorum. esen kalın..

24 Eylül 2015 Perşembe

hypertextual

"bir şey söylemek isteyip istemediğimden emin değilim. boş konuşuyorum nihayetinde. anlaşılmıyorsan anlatmanın anlamı yok. öte yandan konuşulmayan şeyler hakkında susmak gerekiyor. wittgenstein susmuştu.

güzel cümleler kurmak faydasız. kurallı cümleler artık işe yaramıyor. başkalarının mutfağında bildiğimiz sevdiğimiz fizik kuralları işlemiyor. başkalarının mutfağında yarın yokmuş gibi soyuyorsun közlediğin biberlerin o incecik kabuklarını. sanki adamın derisini değil, kendininkini yüzüyorsun. soyunuyorsun, arınıyorsun. yok oluyorsun. bırakıyorsun. 

insanlar kendilerini seçerler. kendileri için başkalarını kurban ederken bulursun onları. burda kurban vermek yok. tercihler yok. istediğin kadar kanat, parçalara ayır kendini. bir başkasını yüceltmiyorsun.  
buraya girmek için bir eşiği atlamana gerek yok. atlanacak bir eşiğin olmamasını geçtim, sen eşiğin üstünden atlamanı sağlayacak olan bacaklara sahip değilsin." 

değildin.

teknoloji insanları ne kadar da yalnızlaştırıyor. bildiğim bir gerçek olsa da bu, yüzüme çarpması için gözlerimin önünde somutlaşması gerekiyordu. üç kişi oturuyoruz şimdi. meşgulüz, öyle meşgulüz ki.. sigara yakıyorum ardı ardına. bir sürü imajı suları akmış çöpleri kazır gibi kazıdım aklıma. gereksiz, beyhude, anlamsız görüntüler, muhtemelen yarın unutmuş olacağım bilgi parçacıkları. 1'ler, 0'lar milyarlarca kombinasyon. göründüğü gibi olmama kaygısı.  hepsi boşa çıkar, elinde kalır neresinden tutsan.    

kodlara kişilik yükleyecek hale geldim evet. bazen dünyanın tersine döndüğünü hayal ediyorum. kafamda tepe taklak oluyor görüntü. görüntüler beni rahatsız ediyor. eşeledikçe ulaştığım çelişkiler beni öfkelendiriyor. yalnızız hepimiz. hala. üç kişiyiz. çok meşgulüz.. bitmeyecek sanki. üç kişi olmak, meşgul olmak. sonsuza kadar sürecek gibi.

idealar evreninde zaman öldürmüyor insan. zamana tecavüz ediyoruz. zamanın anasını sikiyoruz.

"aslında uyuyamamanın sebebi çok açık. uyuyamamaya giden yol basit denklemlerden geçiyor. dalga geçer gibi ve belki de rastgele ortaya serpiştirilmiş değişkenler, anlamlandırma eyleminin parmaklarından aşağı doğru nazikçe kayıyorlar. ve ben yine ne anlatmaya çalıştığımı unuttuğum yere geri geliyorum. hep burada kalsam keşke. çünkü en zoru, her şeyin başa sarıldığı noktaya geri dönüp alışmaya çalışmak. hiç gitmeseydim hep daha kolay olurdu.

idealar evrenindeki metinlerarasılık beni gezmeye mahkum etti. öyle gezdim, öyle dolaştım ki.. kadınlara ulaştım yine. tüketerek var olan kadınlar. tek tornadan çıkmış, yürümüş, konuşmayı öğrenmiş, evrene salınmış, habitatlarına hapsolmuş kadınlar. sinirlenmedim. canım sigara istedi. metinlerarasılığın gözü kör olsun dedim. salona girdim, borçlu çıktım. babam çayına kavuştu, kurabiyeyi unuttu. odaya döndüm, sibel uyuyordu. küllüğe giden yolda yakalanmadım. yükte ve pahada ağır koltuğa oturdum. elime aldım tutunamayanları. selim anlatır ben dinlerken aklım dağıldı. böyle gidersen o kitabı bitiremezsin dedim, dinlemedim. artık ondan hoşlanmıyorum. boş konuşuyor. çok fazla konuşuyor. hep bir umut kırıntısı, toparlama çabası, samimiyetsiz iyisinler, güven vermeyen iyi olacaksınlar. insan tutunacak bir şeyler bulur dedi sibel. umarım bulurum. kendime doydum, ziyade olsun diyemiyorum.

nitekim iki işi aynı anda yapmaya çalışmamaya karar verdim.
'kendinibeğenmişçesinesankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz'

kitap okurken düşünmek doğru bir davranış değil. hayata katlanamıyorum. "

hala üç kişiyiz. hala meşgulüz.