1 Kasım 2014 Cumartesi

disconnectus erectus ya da kendi kendinin yakasını bırakmayan enayi ve onun hayatının geri kalan kısmı

tek başına sinemaya gitmek şahanedir. sorunlu olan bir insan, inanılmaz karmaşıklıkta savunma mekanizmaları inşa eder. sizi siklemeyen bir insan sizi sikliyormuş gibi davranmayacaktır. günseliler hep gider. bu, popüler kültür popüler kültürdür tarzında bir önerme olsa da, çıkıştan önceki son ayvacıdan hiç kimsenin ayva alamadığı gerçeğini değiştirmiyor. ayva almayı erteliyorsanız,  ertelemeye devam edeceksiniz. onu gerçekten isteseniz bile almayacaksınız. zaten yolun sağındaki o sapsarı tezgahın size ayva vereceği falan da yok.

neredeyim onu merak ediyorum ben. bilmediğim pek çok şey var. fakat bir şeyi çok iyi biliyorum. öyle ki bu şey beni katetmem gereken yollardan alıkoyup, yazmaya zorluyor. anlatacağım. bugün hayatınızın aşkının hangi durumlarda ve neden kangrene dönüşebileceğinden bahsedeceğim. unutmayın, nasıl sorusunu soran biri, içinde bulunduğu durumu doğru okuyamıyordur. alın size sebepler, ve sonuçları:

1. beddua eden orospu: 
orospular beddua ederler. bu bilinen bir gerçektir. ister "sev ama sevilme" desinler, ister kafasını indirerek "evrimin gerçek olduğuna inandığını söylemeyeceksin herhalde" türünden kem bakışlar atsınlar,  isterlerse sevdiceğinize nasıl katlandığınızı sorup "kesinlikle sen haklısın" diye bağırsınlar; orospular, orospudurlar. ve evet, beddua etmekten fazlasını yapacaklar. varoluşunuzun tam bir fiyasko olduğuna inandığınız o korkunç anı dans ederek kutlayacaklar.

çünkü siz, sevdiceğinizle yan yana yürümek gibi basit bir eylemi gerçekleştirirken bile, evrendeki mevcut atomların sayısından daha fazla (örneğin 108) nazara, keme, pis bakışlara, çekememezliklere maruz kalacaksınız. çünkü siz, (ikiniz birden) mükemmel görünüyordunuz.


2. toplumsal cinsiyet:
evet. cinsiyet belası peşinizi hiçbir zaman bırakmayacak. çünkü siz bir kadın ya da bir erkek gibi yetiştirildiniz. daha doğrusu kadınların ve erkeklerin nasıl davranması gerektiği, giysileri, bedenleri, ruhları, konuşmaları ve hatta düşünceleri hakkında yüzyıllardır zırvalamaktan vazgeçemeyen bir topluma aitsiniz. sevdiceğiniz cinsiyet eşitliğine kafayı takmışsa ve siz bunun bir saçmalık olduğuna inanıyorsanız vay halinize. cinsiyetiniz hakkında ortaya atılmış binlerce saçmalığa sırtınızı dayayacak, saplantılar geliştirerek durmaksızın cinsiyetinizin gerekliliklerini(bkz. böyle bir şey yok, ama olabilir de) hissetmek isteyeceksiniz. ki bu sizin hakkınızdır. fakat bilin ki karşınızdaki insan size uygun değil. geçiniz. 

3. üstünlük kurma çabası:
insanlar her şeyi ikiye ayırmaya bayılırlar. insanlar hiyerarşiye de bayılırlar. kategorize etmek konusunda açıklanamaz bir tutkuya sahiplerdir. 1, 0'dan üstündür. erkek kadından, müslümanlar hıristiyanlardan, katolikler gregoryenlerden, kandiller mumlardan, bilim felsefeden.. hoşgörülü olmaya çalışıp herkesi ve her şeyi dinlediğinizde şikayetler duymanız ve "ben onların götünü sikeyim" minvalinde cümlelerle karşılaşmanız olasıdır. nitekim lévi-strauss'un dediği gibi, "insan, ötekiler olmasaydı da onları yaratır ve onların karşısında yer alırdı".

bir şeyin diğerinden üstün olması gerektiğine inanan insanlık, her zaman olduğu gibi doğru olanı yapmış ve hayat verenin değil, o hayatı sona erdirenin üstün olması gerektiği kararını vermiştir. bu her koşulda olduğu gibi ilişki uzamında da işleyecektir. istediğiniz kadar yolun saçınızı başınızı. sevdiceğiniz üstün olmak isteyecek. çünkü siz, bir tarafın dominant olmasını öngören ve bu hususta binlerce sayfa zırvalayan bir topluma aitsiniz. sizi uyumsuz kılan, sizi ayrıştıran ideolojilerdir. ikiniz de güçlü karakterlerdiniz. geçiniz.
4. uyumsuzluk:
sakın şaşırmayın. hayatınızın aşkı,  asla birlikte yaşayamayacağınız bir insan olabilir ve olacaktır da. o "analoji" dediğinde tepenizin tası atar, siz her ataerkil kapitalist toplum diye başlayan cümlenizi bitiremeden "ıağğ şeklinde geriye giden kafa" (bkz. ıağğ şeklinde geriye giden kafa) tepkisiyle karşılaştığınız için söz konusu kafayı koparma arzusu ile dolup taşarsınız. siz biraz olsun eğlenmek isterken o varoluşu sorgulayabilir, dolayısıyla yabancılaşabilir ve bu onu kesinlikle karamsar bir insan haline dönüştürecektir. 

o, hayat, evren ve her şey'den ötürü üzgün, hayatının büyük bir kısmını depresyonda geçirip muhtemelen bir gün keçileri kaçıracak olan bir insandır. belki de gerçekten en doğrusu, gidip ötede kendi kendine dertlenmesi, pikenin altına girip ağlayarak, orospu çocuğu olduğuna inandığı makasçıyı aramasıdır. iyi bir yol arkadaşı olmasını istediğiniz sevdiceğiniz, bunu bile beceremeyecektir ve belki de kaza yapmanıza sebep olacaktır. öte yandan sevdiceğiniz, sizin yeryüzündeki ve belki de galaksi genelindeki pek çok türdeşiniz gibi sorunlardan ve sorumluluklardan hoşlanmayan bir insan olduğunuz gerçeğini defalarca gözden kaçırabilir, beklentiler içine girebilir ve girecektir de. unutmayın, o mutlu olmayacak. küçük dramasının devam etmesi için elinden geleni ardına koymayacak. biliyoruz, eğer o kalkanlarını indirmiş olsaydı, siz kılıçlarınızı kuşanmayacaktınız..

tam bu noktada umut, işleri içinden çıkılmaz hale getirmek hususunda en verimli araçtır. dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. kişiliklerinizin değişebileceğini düşünür, her şeye rağmen fedakarlıklar yaparsınız. çatışan prensiplerinizi bir kenara atmayı denersiniz (ya da denediğinizi düşünürsünüz, uzmanlar henüz bu konuda bir görüş birliğine sahip değiller). fakat insan, istemekten vazgeçmez (bu güne kadar hiç kimse bu problemi çözemedi). en kötüsü de insanın bir şeyler istemeye hakkı olduğunu zannetmesidir. istediğiniz kadar deneyin, sevdiceğiniz sizin istediğiniz gibi bir insan olmayacak. ve her şeyin karşılıklı olduğu bu ilişki uzamında, siz de onun isteklerini yerine getiremeyeceksiniz. bir süre sonra sevdiceğinizi olduğu gibi kabullenmeye karar vereceksiniz fakat yapamayacaksınız. çünkü siz,  onun katlanılmaz bir insan olduğu gerçeğiyle yüzleşemeyecek kadar aciz, hatalı olduğunuz gerçeğine katlanamayacak kadar da acınası bir zavallısınız. aşık olmak, akabinde ve detayında zavallılıktır.

5. özlemek:
umutsuzluğa sürüklendiğinizde ve sevdiceğiniz sizi doyuramadığında, rüyalarınıza veya yazılarınıza başka konuklar davet edeceksiniz. insan aramaktan vazgeçmez. insan bilinçaltını kontrol edemez. kırlangıçlar, yeryüzünün en aşağılık yaratıklarıdır. ve nihayetinde, onlardan bahsetmemek lazımdır.
 
6.güvensizlik:
evet. kırlangıçlardan bahsetmemek lazımdır. öte yandan güvensizlik sorunu, vaadedilmeyen gül bahçeleri ile yakından ilişkilidir. sevdiceğiniz ve siz, bir aptal kararlılığında geleceğinizi planlamaya başlarsınız. arkasından sorular sorulur, verilebilecek en kötümser cevaplar boşlukları doldurur. bir dilim peynirli ekmeğe serpilmiş çubritza tadındaki sevdiceğiniz (bunun anlamı, kuşkusuz, ona doyamamaktır), ağzınıza attığınız anda küle dönüşen bir şey gibidir artık. oysa ki insan yanılır. korkunuzun algılarınızı yönettiğinin farkında değildiniz. sapkın ve yanlı yanılsamalarınıza rağmen o hep tatlıydı, ve tatlı olacak. 
7. bitmeyen kavgalar:
belki de gerçekten barış içinde yaşamak demode olmuştur. 
belki de telefon şifresi, yakışıklı prensinizin iki saniye içinde üç başlı kerberosa dönüşmesine sebep olan bir çeşit büyüdür. 
belki de haklısınız. onun böyle konuşmasının tek sebebi lavaboda bulaşık görmeye tahammül edememesiydi.

ne şekilde olursa olsun kavgalar, evrende sonsuz olan birkaç şeyden biridir bana kalırsa. bir kere başlarsanız arkası gelir, kavga etmek alışkanlık haline geldiğinde ise, iletişim kurma biçiminiz tamamen kavga boyutuna indirgenmiştir artık. iki gerizekalı olarak savaşmayı tercih edersiniz. evet aşk gerizekalılıktır.

bazı durumlarda sözü dna ve john lloyd'a bırakmak gerekir;

lloyd: "..aşırı tepki verdiğimi düşünüyordu; bense onun duyarsız davrandığını düşünüyordum. savaşlar da bunun gibi şeylerden çıkar.."
dna: "..onun aşırı tepki gösterdiğini düşündüm, fakat öbür yandan ilişkimizin tarihi birinin yaptığı bir şeye diğerinin aşırı tepki göstermesinden oluşuyordu.."   

8. bitmeyen geri dönüşler:
en sonunda birbirinizin defterini dürmeye karar verirsiniz. hakaretler ve küfürler de cabasıdır. "midemi bulandırıyorsun" ve "beni bi sal" aralığındaki skala(?!) boyunca gidip gelirsiniz. öyle bir an gelir ki sevdiceğinizi ikinci defa terk edersiniz. açık ve net bir biçimde "artizlendim ama pişmanım" anlamına gelen geri dönüşler, kuşkusuz sevdiceğinizi yıpratacaktır. artizlenmişsinizdir, pişmansınızdır ve onu çok seviyorsunuzdur evet. 

9. sıçtınız
ebedi dumura uğratıcı yeryüzüne inip ikinizi de itin götüne soksa yeridir. ihtiyacınız olan şey tamamen bu. kontrolden çıkmış ilişkiniz, kontrolden çıkmıştır. ekseriyet arz eden bu sonsuz yıpranma ve yıpratma sürecinin kontrol altına alınmasının zamanı gelmiştir. zaman, bir yanılsamadır, öğle yemeği zamanı, iki katı yanılsamadır. ama denemediğiniz tek şey, işleri zamana bırakmak değil miydi allah aşkına? (bkz. zaman her şeyi yok eder ve bkz. bir katil olarak zaman). belki o zaman güçlerinizi birleştirip zamanı çekiştirirsiniz. ortak bir düşman, her zaman toplulukları birleştiren bir öğe olmuştur. 

 kendi kendinin yakasını bırakmayan enayi'ye ve onun hayatının geri kalan kısmına gelince; önce iki yönlü lsv grafisi çektirin ve hatrı sayılır ölçüde radyasyon içeren vücudunuzu doktorunuza emanet edin.  koksis kemiğiniz yerine oturtulduktan sonra gelin tekrar konuşalım..




27 Ağustos 2014 Çarşamba

electio

insanın çelişik doğası bazen katlanılmaz bir hal alabilir. doğuştan kötü ve yozlaşmış varlıklar olduğumuza ilişkin herhangi antropolojik veya arkeolojik bir kanıt bulunmamasına karşın, insanın çelişik doğasına her yerde denk gelebilirsiniz. yatağınızın altında, sigaranızın son nefesinde, bazen en yakın arkadaşınızın sözlerinde. yeter ki arayın. yeter ki biraz çaba gösterin.  ve gerçekten olaya yukarıdan bakarsanız, işlerin ne kadar içinden çıkılmaz, insanın çelişik doğasının ne derecede katlanılmaz ve korkunç olduğunu görürsünüz. ama söyleyemezsiniz. söyleyemeyeceğiniz kadar ortadadır. sözüm ona basit erkeklerin itaat beklemelerinin sebebinin ataerkil kapitalist toplum düzeni olduğunu adınız gibi bilir, ama haykıramazsınız. annelerin kutsal sayıldığı bir toplumda teamül haline gelmiş şiddetin patolojikliğini kanıtlayamazsınız. yaşadığınız ülkedeki en saygın insan, saygısız bir mizojinistin tekidir.

varolmayan antropolojik ve arkeolojik kanıtlara istediğiniz kadar dayayın sırtınızı, bir yerden sonra delirirsiniz. eğer benim gibiyseniz endişelenmeyin. zaten delirmişsinizdir. yatağınızın altında, elleri belinde size ne yapmanız gerektiğini söyleyen pofuduk bir yaratıkla çoktan karşılaşmışsınızdır. ağzından tükürükler saçarak size hakaret eder. sonsuz şımarıklığıyla hatanın sizde olduğunu söyler, durmaksızın yanlış olduğunuzu bağırır. ve siz, o pofuduk yaratığın üstüne basıp sen kim köpeksin ki diyemediğiniz için ömrünüzün sonuna kadar suçlanacaksınızdır. çünkü pofuduk yaratıklar problem çözmeyi bilmez. pofuduk yaratıklarla tartışılmaz, çünkü pofuduk yaratıklar, pofuduk yaratıklardır. 

pofuduk yaratıklar istemekten vazgeçmezler. aynı şekilde pofuduk yaratıklar sizden de vazgeçmezler. sizden nefret etmediklerini, sizi her halinizle sevdiklerini söylemekten asla vazgeçmeyeceklerdir. sözüm ona kusursuz vücudunuz, kusursuzdur ve bu konu herhangi bir tartışmaya kapalıdır. dış görünüşünüz haricinde size ait olan ne varsa çöpe atıp o pofuduk mu pofuduk yaratığa itaat ederseniz bravo size. başardınız. pofuduk yaratık tarafından ödüllendirilmeye hak kazandınız. tezgahın altındaki ödülünüzü almaya gidesiniz diye pofuduk yaratığınız sizi kısa bir süreliğine rahat bırakacaktır; 

ancak heveslenmeyin. bir süre sonra sadece kıyafetlerinizle ilgilenen ve bu sebeple dolabınızın içinde yaşayan bıcırık yaratıklar göreceksiniz. sonraları omzunuzda oturmayı pek seven, gerçekleştirdiğiniz diyaloglardan zerre haz etmeyen ve hiç çekinmeden kulağınızın dibinde bağrınıp duran pıtırcık yaratıklar girecek hayatınıza.  minnak yaratıklar, pufidik yaratıklar ve daha nicesi.. günün her saatinde, hayatınızın her döneminde emirler alacak, şekillendirilecek, çiğnenecek ve sindirileceksiniz. 

ta ki istediğini elde edene kadar tepinip ağlayan ve sinir bozmak dışında hiçbir işe yaramayan o egosantrik pofuduğu özlemeye başladığınız ana kadar. halbuki o sizi ne kadar severdi? nereye gitti? neden gitti? ne güzel tüyleri vardı. gitmeseydi? 

işte o zaman her şeyin sustuğunu farkedeceksiniz.

özgür seçimlerinizden söz etmenin gereksizleştiği ölçüde yok oldunuz siz. 


17 Ağustos 2014 Pazar

buymuş lan aradığım dedim. aylar sonra ilk kez  o pek müphem olayın sonunda hissettiğim rahatlama hissi sardı her yerimi. tarif edilmesi olanaksız gibi. ama denemeliyim.
yazmıyorum uzun zamandır.

bir avuç vurdumduymaz gürûha girsin

hem sosyal, hem maddi, hem de manevi baskılara maruz kalmanın sebebi belki de olgunlaşamamakla ilgili. belki de sen olgunlaşamadın hala. belki de erken yaşta statü atlamak bozdu seni. yazın böyle değildi.

yazın hiçbir şey değildin. yazın emekli sicil numaran yoktu. yazın, çalıştığın kamu kuruluşuna dilekçe yazman, aldığın verdiğin her belgenin fotokopisini pembe bir dosyada saklaman öğütlenmiyordu sana. öğütleseler bile sikine kadardı. sana neydi. zorunda değildin. kafana göre protesto edebiliyordun hükümeti. boğazın patlayana kadar bağırıp sloganlar atabiliyordun yazın. paran yoktu, kafan rahattı. o mavi çadıra girip bütün dünyaya siktir çekip dolunay ışığında sevişebiliyordun burgaz'ı dinlerken? ne oldu şimdi? 

paran var. kendi evine eşya alıyorsun. hayal kurmuyorsun. çünkü hayaller yok. artık karşında dağ gibi 140x190 cm bir yatak, kedi de alsam mı acaba diye düşünüyorsun. bir ofisin, ikeadan alınmış yüksek sandalyelerin, muhtelif temizlik malzemelerin, bok varmış gibi 32 lirayı basıp satın aldığın bir düş kapanın var. "kediyi bundan uzak tutmam lazım" dediğin, 30 cm çapında, orasından burasından çıkan tam 12 simsiyah tüyle göz kamaştıran bir düş kapanı. o düş kapanının çapı nasıl da büyüdü birden? şaşırıyorum.

yarrak vardı diyorum yarrak. yarrak vardı da atandın. senin ben kararlarını sikeyim. sen kim köpeksin ki 17 yaşında üniversiteye girip 23 yaşında araştırma görevlisi oluyorsun? sen ne hakla 25 yaşında başlarsın doktoraya? normal insanlar gibi sürünsene amına kodumun türkiyesinde beklesene 10 yıl kadro alabilmek için? geç kazansana üniversiteyi. hazırlık okumasaydın nice olurdu halimiz? 

şaşırıyorum. ağzım açık bakıyorum mal gibi. korkuyorum. evraktan korkuyorum. ıslak imzadan korkuyorum. kefilpersoneldairebaşkanlığıkontratsenet ödüm kopuyor ödüm! 

nitekim yorulmadım. ilginçtir ki en ufak bir yorgunluk kırıntısı yok bünyemde. panik halindeyim. vücüdumun her yeri alarm veriyor. ölmekten korkmuyorum pek. değerli olduğuma inanmıyorum çünkü. çünkü intihar her zaman bir seçenek. intihar, karşılıklı güven ilkelerinin bir tanesini bile sikine takmıyor. intihar soyut. intihar bizim ev huzurumuzu sağlayan bir kağıt parçası değil.

9 Kasım 2013 Cumartesi

:)

intihar etmek için güzel bir yer arıyordum. zira dayanamayacağım. "intihar etmek için ne güzel bir yer" diye düşündüm: "zira dayanamayacağım". yazmaya başladım

alışverişe geliyorlar buraya. yerler mıcır. gri. piknik masaları var.  

mekanı değiştirdim.o en çok istediğim düzeni kurdum ucundan kıyısından. fakat kemirgenler durmuyor. sarılmış sigaralar içiyorum yine. çay yok. ışık var neyse ki. 

bugün beni temizle diye yalvaran bulaşıkların yarısını yıkadım. diğer yağsız yarı zaten yıkanmıştı. birileri zoru sevdiğimi düşünüyor. yarım tabak erişteyi mideye indirdikten sonra ona makarna pişirdim; binbir zahmet ve ustalıkla. yaptığım en başarılı çalışma. (yüksek lisans yapıyorum ben). sesini yükseltti. biraz. ve buradayız işte.

bugün dedim ki; "ben buraya niye geldim" kulaklarımı tırmalayan bu can alıcı soru, cevabı ile aynı oranda rahatsız ediciydi. maddeler halinde sıraladım yanıtları:

  • ev soğuktu
  • ev işi yapmak istemiyordum
  • ziyadesiyle zorlayıcı olan tez yazma süreci boyunca sorumluluklarım yarıya insindi
  • hayata atılmak(?) ve bir şeyler yazmak, okumak istiyordum.
  • kısacası umudum vardı. 

şimdi; ev işi yapıyorum. ev bazen soğuk. omuzlarımda tonlarca sorumluluğun varlığını hissediyorum. dolaştığım sokaklar tanıdık değil. azarlanıyorum. sinirli olduğum anların sayısı mutlu olduğum anların sayısını çoktan aştı. yorgun, tükenmiş, beyhude hissediyorum. hiçbir şey üretemiyorum. şarkı canımı sıkıyor. süzgeci yıkarken su boşa akıyor. sular kesilebilir. bulaşıklar yıkanmıyor. kimse çay getirmiyor. koşarken kesiliyorum nefesim yetmiyor. kimse çay getirmiyor. kimse. kendime bile hizmet edemiyorum. duş alamıyorum. yazamıyorum bile. peki ne işe yarıyorum? aa, pek çok işe yarıyorum. ziyadesiyle işlevsel bir vücudum var. yemek, temizlik ve o pek bildiğimiz, ağzımızdan düşürmediğimiz şey -ki bu esnada ağzımız açık açık olmasına rağmen düşmüyor ne hoş- üzerine yüksek lisans yapıyorum. 

"bu kadar mı nefret ediyorsun benden" dedi. ben de aynı soruyu sormak üzereydim. konuşmayacağım. 

...

saçma geliyor. her şey aynı oranda saçma geliyor. Ren Harvieu da, sneaker pimps de saçma. ikisinin de canı cehenneme. 
umudum vardı. umudum kırılıyor. sadece içmek istiyorum. eğitimime, öypye, ilişkime, aileme, eve siktiri çekip, her şeyi bir kenara itip içmek. bütün kaygıları bir kenara bırakıp yalnız başıma düşünmek istiyorum.  yorulmamak istiyorum. yaşamamak istiyorum. otobüs şöförlerinin hadi artık binsene der gibi bakmamalarını istiyorum. çaresizce, yanımdan geçen insanların üzgün olduğumu farketmelerini beklememek istiyorum. 

belki de yapayalnız ölmem gerektiği gerçeğini reddedişim ve kör gibi zirilyonlarca hata yaparak yolumu bulma çabalarım bir ilüzyondan ibaret. belki de aşık olmam through the night ve m'aidez arasında cereyan eden beyhude, eninde sonunda bir yanılsama olduğu ortaya çıkacak olan bir süreçti. belki de bunların hiçbiri gerçek değil. belki de eve döndüğümde bütün problemlerin çözüldüğünü zannedeceğim. bu naif bir yalan. naif olduğu kadar kırılgan bir saçmalık. 

yalnız hissetmiyorum. yalnız değilim. kendimle kaldım. kendimle baş başa kaldım. eve gitmeliyim. eve gitmek istemiyorum. hiçbir şey yapmak istemiyorum. bu buz gibi otobüs durağında öylece oturmak istiyorum. kimse bakmasın. kimseye bakmak zorunda kalmayayım. kimse rahatsız etmesin. kimse soru sormasın. kimseye cevap vermek istemiyorum. burda böyle oturmak istiyorum. kaç dakika sürerse o kadar. 

bir smiley kaç anlama gelebilir? kaç mana ihtiva edebilir. bir smileye kaç farklı anlam yükleyebilirim? burayı terk etmek ne kadar zamanımı alacak? kaç dakika sonra kalkacağım bu çelik oturaktan? ne kadar sürecek burada oturmam?

kalk kızım. git burdan. doğuya git. maskeli adamların pençelerinden uzağa. üşüdün zira. olan sana olacak. çünkü sadece sen varsın.

...

20lik votka yokmuş. iki büfeye de sordum. o tuvalet kağıtlarını aldım ve bir smileye kaç farklı anlam yüklenebileceğini düşünerek eve geldim. 
bazen diyorum ki keşke biri bana ne yapacağımı söylese. desin ki, "şunu izle, akabinde şunu dinlerken şuna bak, bir yandan da şunu iç. bak yap çok güzel oluyor." bazen sana ne yapacağını söyleyen bir insana ihtiyaç duyuyorsun. sana ne yapman gerektiğini söyleyen biri varken hayat daha kolay. bu, neden reklamcıların istedikleri gibi at koşturabildikleri engin bir alana sahip olduklarını açıklıyor sanki. 

bazen mutsuzluğumu yaşama benzetiyorum. yaşam, koşulların uygun olduğu her yerde var olabilir. tek ihtiyacı uygun ve olgun şartlardır.  her yerde barınamaz ama şu allahını siktiğimin evreninde kendisine uygun bir yer muhakkak varolacaktır. o yeri bulduğu an işlemeye başlayacaktır. olgun şartların içinde kararan bir virüs. yaşamak yok etmek. ezip üstünden geçmek. iyi bir tarafını göremiyorum artık. iyi bir tarafı yok çünkü. ne douglas adams'ın betimlemeleri mutlu edebilir beni, ne de babil balığının varlığını düşlemek. 
o derme çatma barınağın huşu içinde yıkılışını düşünüyorum. öyle estetik, öyle güzel darmadağın oldu ki.. aklımdan çıkmıyor. 
yaşamın iyi bir tarafı yok. yaşam sadece yaşam işte. öyle, olduğu gibi varolan. asla kurtulamayacağın ve gerçekten bitmesini hiçbir zaman istemeyeceğin bir şey. ölesiye korkuyorum. onu tamamen unuttum. yaşamın iyi bir tarafı yok. hiçbir zaman olmadı. 
bir köşede dertleniyorum. bin kişi istifra etmiş sanki üstüme. benimle birlikte çürüyen insanlar. üstümde çürüyorlar. dertleniyorum bir köşede. üstümde binlercesinin kokusu. milyarlarca yılın tortusuyum ben. baksana 3.5 saat önce sürdüğüm eyeliner ben ağladıkça gözümü yakıyor. kalemi tutuyorum baksana. saçımda şampuan kokusu, üstümde kıyafetler. 
o barınağın düşüşünü hatırlıyorum. ne güzel darmadağın oldu. ne kadar estetik. ne muhteşem bir yıkılış. 
ben yaşamak istemiyorum. ben yazmak istemiyorum. hiçbir şey yapmak istemiyorum. ölmek bile istemiyorum. kendimi öldürecek halim yok. 
yolda yürürken dedim ki "hep yeni dertler çıkıyor. hep yenileri peydah oluyor. neyse ki çözüyorum. her birini un ufak ediyorum. paramparça olmuş kristal kadehin tekine bakıyorum sonunda. demek ki sona ulaşacağım. demek ki bitecekler. belki bir gün hiç üzülmem. belki katıksız mutluluğa erişirim. sonunda en büyük derde ulaşacağım ve bir gün.." yanıldığımı görüyorum. ulaştım belki de. ama sonsuzluğu unuttum. sonsuzu unuttum. hesaba katılmamış önemli bir parametre. kahretsin. hesaplamalarda hep kötüydüm. 
dertleniyorum bir köşede. ne güzel dertleniyorum öyle, nasıl da saçlarımı önüme dökerek darmadağın oluyorum. nasıl da güzel acıyorum kendime. her zaman daha kötüsü var. ve her şey daha kötü olacak. 

elimi kestim bugün. ayşe ablanın benimle birlikte eve yolladığı kavurma kabının köşesi kesti elimi. pek görünen bir yara değil. ama az önce hatırlattı bana gündelik yaşamın ağırlığını. gündelik yaşamın dayanılmaz ağırlığı. gözlerimi silerken yandı. 

bir son var, kızım. en azından senin için. durma, git kes bileklerini.

ne güzel dertleniyorsun bir köşede. ne güzel darmadağın oluyorsun. derme çatma varlığını onurlandır kıpkırmızı sıvılarla. eminim çeliğe sürtünen ipeğin çıkardığı sesi çıkaracaksın giderken.

...

aynaya baktım. çok kolay, o kadar basit ki. niye böyle diye sordum. niye sorusunu soran biri, içinde bulunduğu durumu doğru okuyamıyor demektir. koştum.

15 Ekim 2013 Salı

makasçının dilemması

tek başına olmak o kadar da zor olmasa gerek diyorum. yatıyorum yatakta. mavi yatak örtüsünün altında. tartıyorum, deşiyorum, düşünüyorum vesaire. ağlıyorum bir yandan. kahkahalar duyuyorum. haberi yok. meni gibi ortalığa saçılmış popüler kültür ürünleriyle meşgul. kafatasında peydahlanan yankıları duyuyorum. koşuyorlar, beyninin kıvrımlarından güç alıp kendilerini bir oraya bir buraya fırlatıyorlar; laubali, ustalıkla.

yalnızım. o kadar yalnız olamam bir daha dediğim anda yalnızım. tartıyorum. irdeliyorum. didik didik ediyorum yine. kahkaha atıyor. doğru gelmiyor bu iletişim kopukluğu. alabildiğine engin, alabildiğine kısıtlayıcı, bir o kadar da yaralayıcı. deli gibi yalnızım yine. orada, o mavi yatak örtüsünün altında. sanki tüm dünyanın yükü sırtımda. ancak ve ancak klişelerle ifade edebiliyorum içinde bulunduğum durumu. yapamıyorum öteki türlü. ağlak bir ezgi. hep aynı şarkılar. ahmak hissediyorum. ziyadesiyle ahmak ve ahlaksız. hep suçlu, hep pişman, hep tek başına. 10 yıl + 3 hafta, 10 yıl + 2 gün. fark etmez. hep suçlu, hep pişman, hep tek başına. hep ağlak ezgiler. baştan sona zayıf. idealize edilenin dışındakiler paramparça. sebepler sonuçlar ortada. söylemeye çalışmaktan bıktıracak kadar ortada. apaçık. göz alıcı bir netlikte ve tam karşımda. 

kader değil diyorum bu; bu kaderin ötesinde bir seçim: seçimler bütünü. yanıma geldi. ben makasçıyı arıyordum. nerede o amına koduğumun makasçısı diyordum. nerede o orospu çocuğu? mumu söndürdüm. anlamsız bir gizleme çabası. nerede o orospu çocuğu? hangi deliğe saklandı? makasçı. orospu çocuğu makasçı.. orospu çocuğu.  

30 Eylül 2013 Pazartesi

32 gün önce

Sınırlardan bahsedelim istiyorum biraz. Sınırlarımızdan.. Aslında şimdi tekrar düşündüm de, sınırlardan bahsetmek için çok erken. Haddimi aşarım belki bu konuya girersem şimdiden. Belki de sonsuza erişmek için çok geç artık. Havada asılı bırakıp bu mevzuyu, rakıya dönüyorum. 

Dalgalar çok aceleciydi. Kafa güzelliğinde düşünülmüş binlerce harika fikirden biriydi bu. Dalgalar çok aceleci dedim. Unutma bunu. Defalarca hatırlattım kendime. O an kurguladığım imgelerin hepsi uçtu gitti. Sadece bu cümle kaldı aklımda. Belli ki çok yavaştım hayatın nazarında. Rüzgar okşuyordu saçlarımı belki de, belki de fazla yapay olan vişne suyu bile kaçıramamıştı tadımı. 

Güneş Heybeliye karışırken bulmuştum kendimi. Tam bir yıl sonra. Bu sefer kucağımda bal rengi bir şişe beyaz yoktu. Bu sefer mutsuz değildim. O kadar yalnız değildim. O kadar yalnız olamam bir daha.. Yavaşça giriyoruz sınırların dünyasına..