17 Ağustos 2014 Pazar

buymuş lan aradığım dedim. aylar sonra ilk kez  o pek müphem olayın sonunda hissettiğim rahatlama hissi sardı her yerimi. tarif edilmesi olanaksız gibi. ama denemeliyim.
yazmıyorum uzun zamandır.

bir avuç vurdumduymaz gürûha girsin

hem sosyal, hem maddi, hem de manevi baskılara maruz kalmanın sebebi belki de olgunlaşamamakla ilgili. belki de sen olgunlaşamadın hala. belki de erken yaşta statü atlamak bozdu seni. yazın böyle değildi.

yazın hiçbir şey değildin. yazın emekli sicil numaran yoktu. yazın, çalıştığın kamu kuruluşuna dilekçe yazman, aldığın verdiğin her belgenin fotokopisini pembe bir dosyada saklaman öğütlenmiyordu sana. öğütleseler bile sikine kadardı. sana neydi. zorunda değildin. kafana göre protesto edebiliyordun hükümeti. boğazın patlayana kadar bağırıp sloganlar atabiliyordun yazın. paran yoktu, kafan rahattı. o mavi çadıra girip bütün dünyaya siktir çekip dolunay ışığında sevişebiliyordun burgaz'ı dinlerken? ne oldu şimdi? 

paran var. kendi evine eşya alıyorsun. hayal kurmuyorsun. çünkü hayaller yok. artık karşında dağ gibi 140x190 cm bir yatak, kedi de alsam mı acaba diye düşünüyorsun. bir ofisin, ikeadan alınmış yüksek sandalyelerin, muhtelif temizlik malzemelerin, bok varmış gibi 32 lirayı basıp satın aldığın bir düş kapanın var. "kediyi bundan uzak tutmam lazım" dediğin, 30 cm çapında, orasından burasından çıkan tam 12 simsiyah tüyle göz kamaştıran bir düş kapanı. o düş kapanının çapı nasıl da büyüdü birden? şaşırıyorum.

yarrak vardı diyorum yarrak. yarrak vardı da atandın. senin ben kararlarını sikeyim. sen kim köpeksin ki 17 yaşında üniversiteye girip 23 yaşında araştırma görevlisi oluyorsun? sen ne hakla 25 yaşında başlarsın doktoraya? normal insanlar gibi sürünsene amına kodumun türkiyesinde beklesene 10 yıl kadro alabilmek için? geç kazansana üniversiteyi. hazırlık okumasaydın nice olurdu halimiz? 

şaşırıyorum. ağzım açık bakıyorum mal gibi. korkuyorum. evraktan korkuyorum. ıslak imzadan korkuyorum. kefilpersoneldairebaşkanlığıkontratsenet ödüm kopuyor ödüm! 

nitekim yorulmadım. ilginçtir ki en ufak bir yorgunluk kırıntısı yok bünyemde. panik halindeyim. vücüdumun her yeri alarm veriyor. ölmekten korkmuyorum pek. değerli olduğuma inanmıyorum çünkü. çünkü intihar her zaman bir seçenek. intihar, karşılıklı güven ilkelerinin bir tanesini bile sikine takmıyor. intihar soyut. intihar bizim ev huzurumuzu sağlayan bir kağıt parçası değil.

9 Kasım 2013 Cumartesi

:)

intihar etmek için güzel bir yer arıyordum. zira dayanamayacağım. "intihar etmek için ne güzel bir yer" diye düşündüm: "zira dayanamayacağım". yazmaya başladım

alışverişe geliyorlar buraya. yerler mıcır. gri. piknik masaları var.  

mekanı değiştirdim.o en çok istediğim düzeni kurdum ucundan kıyısından. fakat kemirgenler durmuyor. sarılmış sigaralar içiyorum yine. çay yok. ışık var neyse ki. 

bugün beni temizle diye yalvaran bulaşıkların yarısını yıkadım. diğer yağsız yarı zaten yıkanmıştı. birileri zoru sevdiğimi düşünüyor. yarım tabak erişteyi mideye indirdikten sonra ona makarna pişirdim; binbir zahmet ve ustalıkla. yaptığım en başarılı çalışma. (yüksek lisans yapıyorum ben). sesini yükseltti. biraz. ve buradayız işte.

bugün dedim ki; "ben buraya niye geldim" kulaklarımı tırmalayan bu can alıcı soru, cevabı ile aynı oranda rahatsız ediciydi. maddeler halinde sıraladım yanıtları:

  • ev soğuktu
  • ev işi yapmak istemiyordum
  • ziyadesiyle zorlayıcı olan tez yazma süreci boyunca sorumluluklarım yarıya insindi
  • hayata atılmak(?) ve bir şeyler yazmak, okumak istiyordum.
  • kısacası umudum vardı. 

şimdi; ev işi yapıyorum. ev bazen soğuk. omuzlarımda tonlarca sorumluluğun varlığını hissediyorum. dolaştığım sokaklar tanıdık değil. azarlanıyorum. sinirli olduğum anların sayısı mutlu olduğum anların sayısını çoktan aştı. yorgun, tükenmiş, beyhude hissediyorum. hiçbir şey üretemiyorum. şarkı canımı sıkıyor. süzgeci yıkarken su boşa akıyor. sular kesilebilir. bulaşıklar yıkanmıyor. kimse çay getirmiyor. koşarken kesiliyorum nefesim yetmiyor. kimse çay getirmiyor. kimse. kendime bile hizmet edemiyorum. duş alamıyorum. yazamıyorum bile. peki ne işe yarıyorum? aa, pek çok işe yarıyorum. ziyadesiyle işlevsel bir vücudum var. yemek, temizlik ve o pek bildiğimiz, ağzımızdan düşürmediğimiz şey -ki bu esnada ağzımız açık açık olmasına rağmen düşmüyor ne hoş- üzerine yüksek lisans yapıyorum. 

"bu kadar mı nefret ediyorsun benden" dedi. ben de aynı soruyu sormak üzereydim. konuşmayacağım. 

...

saçma geliyor. her şey aynı oranda saçma geliyor. Ren Harvieu da, sneaker pimps de saçma. ikisinin de canı cehenneme. 
umudum vardı. umudum kırılıyor. sadece içmek istiyorum. eğitimime, öypye, ilişkime, aileme, eve siktiri çekip, her şeyi bir kenara itip içmek. bütün kaygıları bir kenara bırakıp yalnız başıma düşünmek istiyorum.  yorulmamak istiyorum. yaşamamak istiyorum. otobüs şöförlerinin hadi artık binsene der gibi bakmamalarını istiyorum. çaresizce, yanımdan geçen insanların üzgün olduğumu farketmelerini beklememek istiyorum. 

belki de yapayalnız ölmem gerektiği gerçeğini reddedişim ve kör gibi zirilyonlarca hata yaparak yolumu bulma çabalarım bir ilüzyondan ibaret. belki de aşık olmam through the night ve m'aidez arasında cereyan eden beyhude, eninde sonunda bir yanılsama olduğu ortaya çıkacak olan bir süreçti. belki de bunların hiçbiri gerçek değil. belki de eve döndüğümde bütün problemlerin çözüldüğünü zannedeceğim. bu naif bir yalan. naif olduğu kadar kırılgan bir saçmalık. 

yalnız hissetmiyorum. yalnız değilim. kendimle kaldım. kendimle baş başa kaldım. eve gitmeliyim. eve gitmek istemiyorum. hiçbir şey yapmak istemiyorum. bu buz gibi otobüs durağında öylece oturmak istiyorum. kimse bakmasın. kimseye bakmak zorunda kalmayayım. kimse rahatsız etmesin. kimse soru sormasın. kimseye cevap vermek istemiyorum. burda böyle oturmak istiyorum. kaç dakika sürerse o kadar. 

bir smiley kaç anlama gelebilir? kaç mana ihtiva edebilir. bir smileye kaç farklı anlam yükleyebilirim? burayı terk etmek ne kadar zamanımı alacak? kaç dakika sonra kalkacağım bu çelik oturaktan? ne kadar sürecek burada oturmam?

kalk kızım. git burdan. doğuya git. maskeli adamların pençelerinden uzağa. üşüdün zira. olan sana olacak. çünkü sadece sen varsın.

...

20lik votka yokmuş. iki büfeye de sordum. o tuvalet kağıtlarını aldım ve bir smileye kaç farklı anlam yüklenebileceğini düşünerek eve geldim. 
bazen diyorum ki keşke biri bana ne yapacağımı söylese. desin ki, "şunu izle, akabinde şunu dinlerken şuna bak, bir yandan da şunu iç. bak yap çok güzel oluyor." bazen sana ne yapacağını söyleyen bir insana ihtiyaç duyuyorsun. sana ne yapman gerektiğini söyleyen biri varken hayat daha kolay. bu, neden reklamcıların istedikleri gibi at koşturabildikleri engin bir alana sahip olduklarını açıklıyor sanki. 

bazen mutsuzluğumu yaşama benzetiyorum. yaşam, koşulların uygun olduğu her yerde var olabilir. tek ihtiyacı uygun ve olgun şartlardır.  her yerde barınamaz ama şu allahını siktiğimin evreninde kendisine uygun bir yer muhakkak varolacaktır. o yeri bulduğu an işlemeye başlayacaktır. olgun şartların içinde kararan bir virüs. yaşamak yok etmek. ezip üstünden geçmek. iyi bir tarafını göremiyorum artık. iyi bir tarafı yok çünkü. ne douglas adams'ın betimlemeleri mutlu edebilir beni, ne de babil balığının varlığını düşlemek. 
o derme çatma barınağın huşu içinde yıkılışını düşünüyorum. öyle estetik, öyle güzel darmadağın oldu ki.. aklımdan çıkmıyor. 
yaşamın iyi bir tarafı yok. yaşam sadece yaşam işte. öyle, olduğu gibi varolan. asla kurtulamayacağın ve gerçekten bitmesini hiçbir zaman istemeyeceğin bir şey. ölesiye korkuyorum. onu tamamen unuttum. yaşamın iyi bir tarafı yok. hiçbir zaman olmadı. 
bir köşede dertleniyorum. bin kişi istifra etmiş sanki üstüme. benimle birlikte çürüyen insanlar. üstümde çürüyorlar. dertleniyorum bir köşede. üstümde binlercesinin kokusu. milyarlarca yılın tortusuyum ben. baksana 3.5 saat önce sürdüğüm eyeliner ben ağladıkça gözümü yakıyor. kalemi tutuyorum baksana. saçımda şampuan kokusu, üstümde kıyafetler. 
o barınağın düşüşünü hatırlıyorum. ne güzel darmadağın oldu. ne kadar estetik. ne muhteşem bir yıkılış. 
ben yaşamak istemiyorum. ben yazmak istemiyorum. hiçbir şey yapmak istemiyorum. ölmek bile istemiyorum. kendimi öldürecek halim yok. 
yolda yürürken dedim ki "hep yeni dertler çıkıyor. hep yenileri peydah oluyor. neyse ki çözüyorum. her birini un ufak ediyorum. paramparça olmuş kristal kadehin tekine bakıyorum sonunda. demek ki sona ulaşacağım. demek ki bitecekler. belki bir gün hiç üzülmem. belki katıksız mutluluğa erişirim. sonunda en büyük derde ulaşacağım ve bir gün.." yanıldığımı görüyorum. ulaştım belki de. ama sonsuzluğu unuttum. sonsuzu unuttum. hesaba katılmamış önemli bir parametre. kahretsin. hesaplamalarda hep kötüydüm. 
dertleniyorum bir köşede. ne güzel dertleniyorum öyle, nasıl da saçlarımı önüme dökerek darmadağın oluyorum. nasıl da güzel acıyorum kendime. her zaman daha kötüsü var. ve her şey daha kötü olacak. 

elimi kestim bugün. ayşe ablanın benimle birlikte eve yolladığı kavurma kabının köşesi kesti elimi. pek görünen bir yara değil. ama az önce hatırlattı bana gündelik yaşamın ağırlığını. gündelik yaşamın dayanılmaz ağırlığı. gözlerimi silerken yandı. 

bir son var, kızım. en azından senin için. durma, git kes bileklerini.

ne güzel dertleniyorsun bir köşede. ne güzel darmadağın oluyorsun. derme çatma varlığını onurlandır kıpkırmızı sıvılarla. eminim çeliğe sürtünen ipeğin çıkardığı sesi çıkaracaksın giderken.

...

aynaya baktım. çok kolay, o kadar basit ki. niye böyle diye sordum. niye sorusunu soran biri, içinde bulunduğu durumu doğru okuyamıyor demektir. koştum.

15 Ekim 2013 Salı

makasçının dilemması

tek başına olmak o kadar da zor olmasa gerek diyorum. yatıyorum yatakta. mavi yatak örtüsünün altında. tartıyorum, deşiyorum, düşünüyorum vesaire. ağlıyorum bir yandan. kahkahalar duyuyorum. haberi yok. meni gibi ortalığa saçılmış popüler kültür ürünleriyle meşgul. kafatasında peydahlanan yankıları duyuyorum. koşuyorlar, beyninin kıvrımlarından güç alıp kendilerini bir oraya bir buraya fırlatıyorlar; laubali, ustalıkla.

yalnızım. o kadar yalnız olamam bir daha dediğim anda yalnızım. tartıyorum. irdeliyorum. didik didik ediyorum yine. kahkaha atıyor. doğru gelmiyor bu iletişim kopukluğu. alabildiğine engin, alabildiğine kısıtlayıcı, bir o kadar da yaralayıcı. deli gibi yalnızım yine. orada, o mavi yatak örtüsünün altında. sanki tüm dünyanın yükü sırtımda. ancak ve ancak klişelerle ifade edebiliyorum içinde bulunduğum durumu. yapamıyorum öteki türlü. ağlak bir ezgi. hep aynı şarkılar. ahmak hissediyorum. ziyadesiyle ahmak ve ahlaksız. hep suçlu, hep pişman, hep tek başına. 10 yıl + 3 hafta, 10 yıl + 2 gün. fark etmez. hep suçlu, hep pişman, hep tek başına. hep ağlak ezgiler. baştan sona zayıf. idealize edilenin dışındakiler paramparça. sebepler sonuçlar ortada. söylemeye çalışmaktan bıktıracak kadar ortada. apaçık. göz alıcı bir netlikte ve tam karşımda. 

kader değil diyorum bu; bu kaderin ötesinde bir seçim: seçimler bütünü. yanıma geldi. ben makasçıyı arıyordum. nerede o amına koduğumun makasçısı diyordum. nerede o orospu çocuğu? mumu söndürdüm. anlamsız bir gizleme çabası. nerede o orospu çocuğu? hangi deliğe saklandı? makasçı. orospu çocuğu makasçı.. orospu çocuğu.  

30 Eylül 2013 Pazartesi

32 gün önce

Sınırlardan bahsedelim istiyorum biraz. Sınırlarımızdan.. Aslında şimdi tekrar düşündüm de, sınırlardan bahsetmek için çok erken. Haddimi aşarım belki bu konuya girersem şimdiden. Belki de sonsuza erişmek için çok geç artık. Havada asılı bırakıp bu mevzuyu, rakıya dönüyorum. 

Dalgalar çok aceleciydi. Kafa güzelliğinde düşünülmüş binlerce harika fikirden biriydi bu. Dalgalar çok aceleci dedim. Unutma bunu. Defalarca hatırlattım kendime. O an kurguladığım imgelerin hepsi uçtu gitti. Sadece bu cümle kaldı aklımda. Belli ki çok yavaştım hayatın nazarında. Rüzgar okşuyordu saçlarımı belki de, belki de fazla yapay olan vişne suyu bile kaçıramamıştı tadımı. 

Güneş Heybeliye karışırken bulmuştum kendimi. Tam bir yıl sonra. Bu sefer kucağımda bal rengi bir şişe beyaz yoktu. Bu sefer mutsuz değildim. O kadar yalnız değildim. O kadar yalnız olamam bir daha.. Yavaşça giriyoruz sınırların dünyasına..


29 Eylül 2013 Pazar

blood of my blood

anlık duygusal sıçramalardan etkileniyoryanlış sapkın algıların gerçekliği kırmasına izin veriyorsun. saplanıp kalıyor insan hatalı, kırık dökük ve yanlı yansımalara. onlara alışıyorsun ve gerçekliğin, senden başka herkese patolojik görünen bir simge halini alıyor.

bunu daha önce konuşmuştuk. konuşmadığımız, daha doğrusu konuşmadıklarımıza gelince... ''derdini sikeyim butonu'' arayışıyla, "ne gerek vardı?" catchphrase'i arasında geçen zaman boyunca sorguladım. böylesine kısa bir sürenin ardından düşündüğüm şey, sırf normal olduğun için ötekileştirilmenin ne kadar ironik oluşuydu. 

gruplaşmanın gerekliliğini ve gruplaşmanın, kümeleşmenin kaçınılmaz olarak kendini her toplulukta inşa ettiğini fark ettim azizim. farklılıklara tahammül edilmediğini fark ettim. seslerin rahatsız edicilik seviyesini ölçtüm ve  insanların kulaklara tecavüz etmeleri gereken anı pek iyi bildiklerini anladım. evet, sesler duyuyorum. sesler gitti. kendi narsizminin içinde boğulan, kendi kendinin egosunun egosunu derinlerden çıkarıp kuyudan su çeker misali içmeye duran, kuyunun kovası gibi merkeze oturtan varlığını...

rahat yok. rahatsızların arasında rahat edemiyor insan. rahatlıktan rahatsız olanların arasındayken çıban gibi hissediyorsun kendini. hissetmek zorunda bırakılıyorsun. yo, abartmak değil bu. bu bir keşif. ondan çıkıp her zaman olduğu gibi bana ve içselleştirmeye çalıştığım kavramlara yönelen bir keşif sadece. zira anlam her yerde gizlenebilir. yatağınızın altında, sigara paketinizin içindeki son dalda, turistik bir yerden satın aldığınız çakmakta. bazen kanınızdan bir insanın, egosantrizmini doruklarında yaşamak pahasına benliğinizi ezip geçtiği anlarda.. yeter ki düşünün, yeter ki biraz kafa yorun. 

yitip gidecek olan günleri yermiş gibi yiyip bitiriyorum ajandanın sayfalarını. kağıt bitmez, kalem bitmez; tükenen benim belki de. ama yok.. yazarak inşa ederim ben. ben bedenimden çıkarım yazarken. kağıtlar boşa gitmez. hiçbir zaman gitmedi. dedim ya anlam her yerde gizli. anlam hepimize yeter. anlam, dünyadaki canlıların birbirlerine eklemlenerek oluşturdukları bir kılıç gibi. bütün göğüsleri delebilen, paslanmaz çelikten bir kılıç.  bazılarımız, o kılıca nazikçe sürtünen ipeğin eşsiz sesini duymayı başarırken, diğerlerimiz kılıcı bir kenara atıp deşiyor ipekleri. yorgunluk her yerde ifşa eder kendini...

bum

Daha güzel kelimeler bulmalıyım. Daha güzel cümleler kurmalıyım. Dahasını yapmalıyım. Daha iyi, daha güzel, daha bilmem ne.. Daha iyisi her zaman var. Daha kötüsünün mevcut olmadığını iddia etmiyorum pek tabii.. Her zaman daha iyisi var ve her zaman daha kötüsü de. Amacım dengeyi sağlamak olduğunda bunu başarıyorum. Fakat bir sonraki adım, nasıl daha dengeli olabileceğimi kendime sormak. 

Denge kavramının yapısal çözümlemesini gerçekleştirdikten sonra, paradoksa ulaşana dek yapısöküm işine girişiyorum. Dengenin ne olduğu, dengenin tarihsel süreç boyunca nasıl tanımlanmış olduğu, Dengenin ne renk olması gerektiği gibi über soyutluktaki soruları bir bir sorup, bu soruların nasıl bir skalayı gözler önüne serdiğini uzun uzun tartışıyorum. Peki kiminle? Bittabii kendimle.. Al sana sonsuzluk. 

Sonsuzluğun ilerisinde -ötesinde değil, ilerisinde yalnızlık var: Harfleri yan yana dizip onlara şöyle bağırıyorum: "hadi halay çekin!" 

Esasında, uyumlu olup olmadığına bakmaksızın, önündeki klavyenin tuşlarına basarak, bir araya geldiklerinde geleneksel uzamda bir anlam ifade eden notaları ortaya çıkaran piyanist şantör gibiyim. Harfleri yan yana koy, zaten bunu 100.000 kez yaptığın zaman elde ettiğin şey anlamlı bir hale gelecektir. Zira onu da sorgulayacaksın.

Çünkü anlam her yerde gizlenebilir. Yatağınızın altında, sigara paketinizin içinde, çayın ihtiva ettiği oksalat kristallerinde bile! Ve anlamı her yerde bulabilirsiniz. Yeter ki sorgulayın ve bunu bir amaca ulaşma kaygısı gütmeden yapın. Öyle bir anlam denizi inşa edeceksiniz ki dudağınız uçuklayacak. Sonra bir bakacaksınız bu deniz olmuş okyanus.. Ve öyle genişlemiş ki derinleşmeye başlamış. Nihayetinde en son kara parçasını yutacak kadar çoğalmış.. Ve BUM! Ayaklarınızın altından kayıp giden zemine hoşça kal deyin. Zira onunla tanışmanıza gerek kalmayacak. Zemini düşünmek için kimin gerçek bir zemine ihtiyacı var ki allah aşkına? 

Kaybolup giden zeminin neden BUM gibi bir ses çıkaracağı sorusunu es geçip okyanusa dönelim. Zira bu soru herhangi bir dimağı düşünmekten vazgeçirebilecek bir cevaba sahip. 

Okyanusun sonsuz olmasını arzuluyorsanız cevaplardan uzak durmalısınız. Her bir cevap, okyanusun dibinde kimin ne zaman inşa ettiğini bilmediğimiz delikleri tıkayan tıpaları serbest bırakır. Bu deliklerin ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok. Söylentilere göre bu delikler boşluğa açılmakta. Gerçekten var olan bir boşluk fikrinin imkansız geldiğini biliyorum. Ama algılarınız sizi yanıltıyor. Burada imkansızlık yok; burada kapılar var. Burası sonsuz anlamlar içeren, ve anlamların da bir takım anlamlar ihtiva ettiği alabildiğine derin bir fraktal yapılar dizisi. Kapılar var. O kapılara açılan kapılardan geçip, bambaşka kapılara ulaşıyorsunuz. Kapılara açılan kapılar, delikleri tıkayan tıpalar kadar sonsuzdur. Kaybolmak pahasına aralarsınız kapılara açılan kapıları. Duvarların içinden geçer, yeni kapılara erişirsiniz. 

Anlamın her şey haline geldiği bu uçsuz bucaksız okyanusta yüzmek, içinde bulunduğumuz gerçeklikten pasifiğin dibindeki eşsiz canlılar kadar uzakta olmak demek. Zemini hatırlıyor musunuz? Hani kaybolup giderken BUM diye ses çıkaran zemini?

devam edebilir..