30 Eylül 2013 Pazartesi

32 gün önce

Sınırlardan bahsedelim istiyorum biraz. Sınırlarımızdan.. Aslında şimdi tekrar düşündüm de, sınırlardan bahsetmek için çok erken. Haddimi aşarım belki bu konuya girersem şimdiden. Belki de sonsuza erişmek için çok geç artık. Havada asılı bırakıp bu mevzuyu, rakıya dönüyorum. 

Dalgalar çok aceleciydi. Kafa güzelliğinde düşünülmüş binlerce harika fikirden biriydi bu. Dalgalar çok aceleci dedim. Unutma bunu. Defalarca hatırlattım kendime. O an kurguladığım imgelerin hepsi uçtu gitti. Sadece bu cümle kaldı aklımda. Belli ki çok yavaştım hayatın nazarında. Rüzgar okşuyordu saçlarımı belki de, belki de fazla yapay olan vişne suyu bile kaçıramamıştı tadımı. 

Güneş Heybeliye karışırken bulmuştum kendimi. Tam bir yıl sonra. Bu sefer kucağımda bal rengi bir şişe beyaz yoktu. Bu sefer mutsuz değildim. O kadar yalnız değildim. O kadar yalnız olamam bir daha.. Yavaşça giriyoruz sınırların dünyasına..


29 Eylül 2013 Pazar

blood of my blood

anlık duygusal sıçramalardan etkileniyoryanlış sapkın algıların gerçekliği kırmasına izin veriyorsun. saplanıp kalıyor insan hatalı, kırık dökük ve yanlı yansımalara. onlara alışıyorsun ve gerçekliğin, senden başka herkese patolojik görünen bir simge halini alıyor.

bunu daha önce konuşmuştuk. konuşmadığımız, daha doğrusu konuşmadıklarımıza gelince... ''derdini sikeyim butonu'' arayışıyla, "ne gerek vardı?" catchphrase'i arasında geçen zaman boyunca sorguladım. böylesine kısa bir sürenin ardından düşündüğüm şey, sırf normal olduğun için ötekileştirilmenin ne kadar ironik oluşuydu. 

gruplaşmanın gerekliliğini ve gruplaşmanın, kümeleşmenin kaçınılmaz olarak kendini her toplulukta inşa ettiğini fark ettim azizim. farklılıklara tahammül edilmediğini fark ettim. seslerin rahatsız edicilik seviyesini ölçtüm ve  insanların kulaklara tecavüz etmeleri gereken anı pek iyi bildiklerini anladım. evet, sesler duyuyorum. sesler gitti. kendi narsizminin içinde boğulan, kendi kendinin egosunun egosunu derinlerden çıkarıp kuyudan su çeker misali içmeye duran, kuyunun kovası gibi merkeze oturtan varlığını...

rahat yok. rahatsızların arasında rahat edemiyor insan. rahatlıktan rahatsız olanların arasındayken çıban gibi hissediyorsun kendini. hissetmek zorunda bırakılıyorsun. yo, abartmak değil bu. bu bir keşif. ondan çıkıp her zaman olduğu gibi bana ve içselleştirmeye çalıştığım kavramlara yönelen bir keşif sadece. zira anlam her yerde gizlenebilir. yatağınızın altında, sigara paketinizin içindeki son dalda, turistik bir yerden satın aldığınız çakmakta. bazen kanınızdan bir insanın, egosantrizmini doruklarında yaşamak pahasına benliğinizi ezip geçtiği anlarda.. yeter ki düşünün, yeter ki biraz kafa yorun. 

yitip gidecek olan günleri yermiş gibi yiyip bitiriyorum ajandanın sayfalarını. kağıt bitmez, kalem bitmez; tükenen benim belki de. ama yok.. yazarak inşa ederim ben. ben bedenimden çıkarım yazarken. kağıtlar boşa gitmez. hiçbir zaman gitmedi. dedim ya anlam her yerde gizli. anlam hepimize yeter. anlam, dünyadaki canlıların birbirlerine eklemlenerek oluşturdukları bir kılıç gibi. bütün göğüsleri delebilen, paslanmaz çelikten bir kılıç.  bazılarımız, o kılıca nazikçe sürtünen ipeğin eşsiz sesini duymayı başarırken, diğerlerimiz kılıcı bir kenara atıp deşiyor ipekleri. yorgunluk her yerde ifşa eder kendini...

bum

Daha güzel kelimeler bulmalıyım. Daha güzel cümleler kurmalıyım. Dahasını yapmalıyım. Daha iyi, daha güzel, daha bilmem ne.. Daha iyisi her zaman var. Daha kötüsünün mevcut olmadığını iddia etmiyorum pek tabii.. Her zaman daha iyisi var ve her zaman daha kötüsü de. Amacım dengeyi sağlamak olduğunda bunu başarıyorum. Fakat bir sonraki adım, nasıl daha dengeli olabileceğimi kendime sormak. 

Denge kavramının yapısal çözümlemesini gerçekleştirdikten sonra, paradoksa ulaşana dek yapısöküm işine girişiyorum. Dengenin ne olduğu, dengenin tarihsel süreç boyunca nasıl tanımlanmış olduğu, Dengenin ne renk olması gerektiği gibi über soyutluktaki soruları bir bir sorup, bu soruların nasıl bir skalayı gözler önüne serdiğini uzun uzun tartışıyorum. Peki kiminle? Bittabii kendimle.. Al sana sonsuzluk. 

Sonsuzluğun ilerisinde -ötesinde değil, ilerisinde yalnızlık var: Harfleri yan yana dizip onlara şöyle bağırıyorum: "hadi halay çekin!" 

Esasında, uyumlu olup olmadığına bakmaksızın, önündeki klavyenin tuşlarına basarak, bir araya geldiklerinde geleneksel uzamda bir anlam ifade eden notaları ortaya çıkaran piyanist şantör gibiyim. Harfleri yan yana koy, zaten bunu 100.000 kez yaptığın zaman elde ettiğin şey anlamlı bir hale gelecektir. Zira onu da sorgulayacaksın.

Çünkü anlam her yerde gizlenebilir. Yatağınızın altında, sigara paketinizin içinde, çayın ihtiva ettiği oksalat kristallerinde bile! Ve anlamı her yerde bulabilirsiniz. Yeter ki sorgulayın ve bunu bir amaca ulaşma kaygısı gütmeden yapın. Öyle bir anlam denizi inşa edeceksiniz ki dudağınız uçuklayacak. Sonra bir bakacaksınız bu deniz olmuş okyanus.. Ve öyle genişlemiş ki derinleşmeye başlamış. Nihayetinde en son kara parçasını yutacak kadar çoğalmış.. Ve BUM! Ayaklarınızın altından kayıp giden zemine hoşça kal deyin. Zira onunla tanışmanıza gerek kalmayacak. Zemini düşünmek için kimin gerçek bir zemine ihtiyacı var ki allah aşkına? 

Kaybolup giden zeminin neden BUM gibi bir ses çıkaracağı sorusunu es geçip okyanusa dönelim. Zira bu soru herhangi bir dimağı düşünmekten vazgeçirebilecek bir cevaba sahip. 

Okyanusun sonsuz olmasını arzuluyorsanız cevaplardan uzak durmalısınız. Her bir cevap, okyanusun dibinde kimin ne zaman inşa ettiğini bilmediğimiz delikleri tıkayan tıpaları serbest bırakır. Bu deliklerin ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok. Söylentilere göre bu delikler boşluğa açılmakta. Gerçekten var olan bir boşluk fikrinin imkansız geldiğini biliyorum. Ama algılarınız sizi yanıltıyor. Burada imkansızlık yok; burada kapılar var. Burası sonsuz anlamlar içeren, ve anlamların da bir takım anlamlar ihtiva ettiği alabildiğine derin bir fraktal yapılar dizisi. Kapılar var. O kapılara açılan kapılardan geçip, bambaşka kapılara ulaşıyorsunuz. Kapılara açılan kapılar, delikleri tıkayan tıpalar kadar sonsuzdur. Kaybolmak pahasına aralarsınız kapılara açılan kapıları. Duvarların içinden geçer, yeni kapılara erişirsiniz. 

Anlamın her şey haline geldiği bu uçsuz bucaksız okyanusta yüzmek, içinde bulunduğumuz gerçeklikten pasifiğin dibindeki eşsiz canlılar kadar uzakta olmak demek. Zemini hatırlıyor musunuz? Hani kaybolup giderken BUM diye ses çıkaran zemini?

devam edebilir..

19 Temmuz 2013 Cuma

sonsuzluk ve rahatsız edilmek üzerine

"kağıdı çabuk getir" diye düşündüm. "çabuk getir şu kağıdı". "çabuk ol lanet olsun çabuk!". ilhamımı kaybedeceğimden korkuyordum. az önce aklımdan neler geçtiğini bilebilseydiniz keşke. belki de işin sırrı ne yazacağını düşünmemek. düşünmeden yazmak gerekiyor. düşünceleri yazıya döken bir makina fikrini pek çok kez geçirdim aklımdan. insan elinden daha hızlı ve kalemin kapasitesinin çok daha üstünde bir kayıt yöntemi... sonra mahremiyet geldi aklıma. korktum. neyse ki bu fikrin uygulanabilirliği, olasılık dışı olasılıkları hatırlatacak kadar uzak yaşadığım zamandan. 

insanlar var etrafta. bir sürü insan. konuşuyorlar. kendilerinden daha zeki olduğunu düşündükleri telefonlarından dünyayı izliyorlar. sınırları aştıklarını zannediyorlar. binlerce, yüzbinlerce kafanın varlığını hissetmek bazen ürkütüyor beni. ansızın bir kadın giriyor içeri, ya da çıkıyor dışarı. baktığımız yere göre değişiklik arz eden bir durum bu. üzerime çevrilen gözleri fark ediyorum bakmaksızın. hakkımda olan bir takım kelimeler ve kaynağını eylemimden alan yepyeni bir konu. yazılardan bahsediyorlar. kendilerini anlatıyorlar..

daha hızlı yazmalıyım. uçtu gitti düşünceler. yazmak anlamsızlaştı. bir bir salındılar boşluğa ve gittiler. terk ettiler. yok olmadılar ama çok uzaktalar şimdi. biraz daha uyarıcıya ihtiyacım var. kendimden başka bir nesneye. belki de beni daha üretken kılacak, yazılarımı zenginleştirecek melodilere. sahiden ne çok bağlıyım dışarıya. düşünecek şeyler bulduk ve düşünülecek şeyler ürettik... yok, yapamıyorum. bir şeye ihtiyacım var, daha anlamlı konuşan insanların seslerine ihtiyacım var... gözler, gülümseyen gözler, bir şeyler anlatan ya da anlattığını zannettiğimiz gözler. evrim teorisyenlerinin zihinlerinde, ve hatta engin literatürde ısrarla gizemini koruyan gözler...

yine oradasın. yine kesiştik aynı uzamda. ne yazıyorsun acaba? tekrar girişmeye değer mi böyle bir sorgulamaya? sorgulanmış olanı tekrar sorgulamak ne kadar mantıklı acaba? belki de daha değerli şimdi?

malzemeye ihtiyacım var. sana bakmalıyım, ama istemiyorum bakmak. gülümsüyorsun. gülümsüyorum. işte bundan korkuyordum. bakışlar ifşa etmemeli hiçbir şeyi. bu iletişim belki de kısa bir süre için sadece kağıdın bildiği bir şey olmalı. yaptığım şeyleri yazıyorsun biliyorum. eylemlerimi kaydediyorsun. bu çok sığ sanki. belki de değil. birkaç gün öncekinden daha farklı. birkaç gün önce bilmiyordum. varsayımlar üretiyordum hiç bilmeden. şimdi biliyorum bazı şeyleri. kahrolsun bazı şeyler. 

yanlış anlamıştım seni; anlamamıştım. yazdıklarını okuduğumda "Hey!" dedim. ben olmamalıydım düşündüğü. başka bir şey olmalıydı. sebeplerin bilinmezliği cezbetmişti beni. tam karşımda olmanın, bir şeyler yazıyor olmanın sebepleri. beni yazmaya iten sebeplerdi bunlar. şimdi ansızın çıkıp geldin ve bilinçli olarak oturdun tam karşıma. ben senden bahsediyordum yazarken, sen ise gıcık olmuştun sanki yazmama. umduklarımızın ve bulduklarımızın bambaşka şeyler olduğunu anladığımda o kutsal vecize yırttı deşti düşünceleri, yaşanan o anı: "ignorance is bliss". mutluydum, çünkü görmemiştim sebebi. bilmiyordum. - kaçamak bir bakış, göz göze geldik - beni mutlu eden olayların belirsizliğiydi aslında. umduğum ve bulduğum şeylerin arasında var olan zıtlık pek rahatsız etmedi beni. ilgilenmiyorum o konuyla. beni rahatsız eden bir şeylerin belirsizliğini yitirmiş olmasıydı. artık aramızda var olan uçurumun anlamını kaybettiğini düşünüyorum. bunları okuyacağını biliyorum. okuyacaksın evet. rahatsız ediyor beni. okuyacak olman değil, okuyacak olduğunu bilerek yazmam rahatsız ediyor. 

bu iletişim artık hepimizin bildiği, yaklaşık yetmiş yıl önce vuku bulmuş, kitaplara kazınmış ve kazınmaya devam eden basit bir modelle ifade edilebiliyor artık; kaynaktan çıkan ve hedefe doğru giden bir mesajı oluşturuyorum an be an. sen e bunu yapıyorsun. hayal kırıklığına çok benziyor. tarif edemediğim, tasvir edemediğim o iletişim, o uçurum yok oldu. bambaşka bir şeye dönüşerek eridi. 

öngörülebilirliğin canımı nasıl sıktığını anlatamam sana. açıklayamam bunu. sadece canımı sıktığını söyleyebiliyorum. o gün inşa olması için evrendeki bütün parametrelere yalvardığım uçurum, bütün haşmetiyle önümde duruyor şimdi. oluşumun tamamlanması. işte bunu beklemiyordum. işte beklediğim şarkı, işte beklediğim çay. gelelim o sorgulamaya... beni yazıyorsun. ne yazdığını bilmiyorum. mektuplaşıyoruz aslında. benden ne beklediğini bilmiyorum. tahmin etmeye çalışıyorum. dikkatlice yazıyorsun. dikkatle ve hızlıca. belki biraz umutsuzca. hiçbir şey içmiyorsun. anlatmak istediklerini anlatıyorsun. ben ise ne anlatabileceğimi bulmaya çalışıyorum. ilginç. senin kafanda bir şeyler var. benim ise yok. ansızın bıraktın kalemi, geri almak üzere hızlıca hareket ettin. -"anasını siktiğimin kalemi" dedim, üç kere salladım kalemimi-  ne kadarının dolu, ne kadarının boş olduğunu kestiremediğim bir çay bardağı var önünde. düşüncelere dalıyorum. bundan vazgeçmeliyim. konunun ben olduğunu hissetmekten vazgeçmeliyim... kendime odaklanmamalıyım. bilhassa sen bana odaklanırken yapmamalıyım bunu. kendimi yaka paça atıyorum bu uzamdan ve sana geliyoruz yine. 

acaba ne yazıyorsun? biraz daha kağıt istemeliyim.. belirsizlik koruyor gücünü. fakat ihtimal sayısı giderek azalıyor. ikili karşıtlıklar beliriyor zihnimde. bundan vazgeçmeliyim. çoğunluğu düşünmeliyim. sonsuzluğa ihtiyacım var. sonsuz ihtimallere. sonsuza yaklaştıkça tahmin edilebilirlik düşüyor. - bir sürü kağıdım oldu şimdi.- yazmayı bıraktın, bitirdin. belki de kağıtları boşuna istemiştim. yo, hayır. bu kabul edilemez. kağıtlar boşuna var olmaz, boş kağıtlar doldurulmalıdır, dolan kağıtların yeri ivedilikle üretilen boşluklarla doldurulmalıdır. 

evet tahmin ettiğin gibi rahatsız ediliyorum. sürekli, hep. eskiden buraya gelir, yapayalnız otururdum saatlerce. kitap okurdum ve bazen bir oturuşta bitirirdim elimdeki kitabı. ders çalışırdım. çok başarılı oldum. sonra muhabbet etmeye başladım. insanlarla konuştum ve ben insanlarla konuştukça sınırlar muğlaklaştı kendiliğinden. insanlar farketmeden, samimiyet skalasının izin verdiği ölçüde hadlerini aşmaya, rahatsızlık vermeye başladılar. kitap okumama, ders çalışmama izin vermez oldular. yazmamı engellediler, engellemeye devam ediyorlar ve engellemeye devam edecekler. şu an öngörebildiklerim bunlar. yo, hayır. bitirmeyeceğim yazıyı... fazlasını yapıyorlar. gördüğün gibi. bir müşteri olmanın ötesine geçtim zamanla. tıpkı bilinmezliğin ötesine- ilerisine değil, ötesine geçen o uçurum gibi. zamanla bilinebilir hale gelen pek çok şey gibi. 

"sonsuzluk" diyordu kitabın yazarı, "sonsuzluk dümdüz ve sıkıcı görünür. geceleyin gökyüzüne bakmak, sonsuzluğa bakmaktır. mesafe anlaşılamaz ve bu nedenle anlamsızdır." fakat tanımlama süreci... 

bi bitmediniz mk. kalemin mürekkebi bitti, siz bitmediniz. üstüme geliyor insanlar. duymak istemediğim uyarıcıları tekrarlıyorlar. yapayalnız kalmak istiyorum bazen senin gibi. yapayalnız hissettiren bir duyum eşiği istiyorum. belki de bu kötü bir fikir. belki de odaklanamamak benim suçum. belki de sağırlaşabilmek benim elimde. müziğin sesi çok yüksek. insanlar bağırıyorlar. galiba atak geçireceğim.

 aklımdan geçenin ne olduğunu bilmek ister miydin acaba? bir takım kağıtlar çıkarttın yine. yanımdaki beyaz tişörtün sarf ettiği saçma sapan fakat şüpheli bir biçimde ona anlamlı gelen kelimeleri duyuyorum. o kelimeleri kullanarak tahammül edilmez nitelikte cümleler kuruyor. siktir etmeliyim. tam şu an siktir edip sonsuzluğa odaklanmalıyım. sessizliği istiyorum. o rahatsız edici sessizliği. odaklan.. odaklan.. odaklan.. sonsuzu düşle.. sonsuzu tanımla.. bu gürültüyü lehime çevirmeliyim. ama nasıl yapabilirim? 

yine yazıyorsun. biraz sinirli ama çoklukla nötr bir ifade var yüzünde. acaba ne yazıyorsun? yine dönüyoruz başa. saat yedi buçuk oldu ve ben yazmayı bırakmak istemiyorum. gitmek istemiyorum. çay içmek istiyorum. bencil istekler, konuşmaya doyamayan insanlar. burada kesmek istiyorum. ama baş etmeyi öğrenmeliyim. sabrım etraftaki insanların artışıyla aynı oranda tükeniyor. 

yorgunum tam karşımda oturan adam. yorgunum. sana anlatmak istiyorum ama anlamanı istemiyorum. derdim seninle iletişim kurmak değil. yazdıklarını elinle kapatıyorsun...

evet. Son Damla da masama teşrif etti. merhaba Son Damla! lanet olsun sana. sana ve duyduğum seslerin sahiplerine, sebeplerine, sonuçlarına lanet olsun. duyum eşiğim başkalaşıyor. duyum eşiğimin kapasitesi 212897567385118193620224 uyarıcıyı aynı anda algılayacak düzeye erişti şimdi. patlamak üzereyim. artık karşımda değilsin. kendimi sınamaya devam etmeyi çok isterdim. 

gittim.

16 Temmuz 2013 Salı

uçurum

tam karşımda oturan adam. ne yazıyorsun bilmiyorum. aslında merak ediyorum. gelecekle ilgili hayaller kurgulamaksızın kaleme alıyorum işbu yazıyı. rahatsız edilmemek şu an tek arzum. insanlar hareket ediyor. uğraşıyorlar. biz ise yazıyoruz birlikte. acaba neyi kaleme alıyorsun. etrafı izlerken hızlıca bir şeyler karalıyorsun. elinin altındaki kağıda hiç bakmıyordun. belki de bir şeyler çiziyorsun. kim bilir ne çiziyorsun. neler düşünüyorsun. benim için bir merak konususun. 

karşımda olman, bir şeyler karalıyor olman itti beni yazmaya. sesler azaldı. müziğin ritmi, serin akşam esintisi... yoksa insanları mı çiziyorsun? belki de çiziyormuş gibi yapıyorsun. ya da statü değil derdin. keyfini çıkarıyorsun anın; yalnız başına. benim yaptığımı yapıyorsun aslında. belki de aynısını... sen çiziyorsun ben yazıyorum. sigara içiyoruz birlikte. bir nefes daha çektin içine. tam karşımdasın. duymuyorsun beni. çaktırmadan izliyorum seni. hiç bakmadan gözetliyorum. sen beni duymuyorsun, ben de seni. karşılıklı bu sağırlık. karşılıklı sağırlık. başarısız bir iletişim biçimi. arkamdaki şeyleri izliyorsun. belki sen de çaktırmadan beni izliyorsun. 

başka biri geldi. bozuldu sanki ortaklığımız. belki de hiç var olmamıştı. onunla konuşuyorsun. tam aramıza yerleşti. kesinti daha somut artık. acaba bilmediğim fakat anlamlı olduğunu varsaydığım düşünceler kafanda mı hala? maddi bir varlık üzerine tartışıyorsunuz. ortaklığımız; seninle benim aramdaki uçurum yok oluyor git gide. yanlış anlama sakın. aramızdaki tek bağ o uçurumdu az önce. tek gerçeklikti bizi var eden. 

gitti. yalnızsın yine. dağılan dikkatini toplayıp toplamadığın sorusu kurcalıyor aklımı. aslında bu bir sorunsal gibi daha çok. bir şeyler karalıyorsun yine. ortaklık; aramızdaki yegane uçurum tekrar inşa ediliyor sanki. hızla oluşuyor birlikte var ettiğimiz boşluğun derinliği. hızla yazıyorum ben de, tıpkı senin hızla karalayışın gibi... bir yudum çay... senin ne içtiğini görebilmem için bakılacak bir boşluk bulmalıydım. baktım; önünde sadece kül tablası. fakat sen uçurumu derinleştirdin yine. bir çay istedin. içkilerimiz de benzedi birbirine. aynılaştı. ihtiyacım olan ortaklığı var ettin yine. hafif bir tempo. bir saniyeliğine eşlik ettin. bak, aynı şarkıyı duyuyoruz. başka bir yaratık deşti var ettiğimiz uzamı. uçurum yok oluyor. ama... yine hızlıca var oldu. garip bir mutluluk var içimde. öksürük...

aslında bu uçurumu var etmek benim elimde. ortaklığı aramayı bırakırsam -bir sürü not kağıdı- eğer ortaklık arayışını bir kenara koyup somut yaşama geri dönersem yok olacak her şey. aslında bu iletişimi var eden benim arayışımın ta kendisi. fakat konu ben değilim; sensin. benden uzaklaşıp sana dönmenin vakti şimdi. kapattın kalemi. artık yazıp çizmiyorsun. ama içtiğimiz çay, çay... duyduklarımız aynı insanlar. birbirine benzeyen sigaraları çekiyoruz içimize. -gülümsediğini gördüm. az önce- seninki daha ucuz tahminimce. zamanı yakaladık. 

gitmemeliyim. belki de gitmeliyim. belki de hiç konuşmamalıyım seninle. belki de konuşup karşılaştırmalıyız yazdıklarımızı. düşüncelerimizi paylaşmalıyız. kendimizle değil, birbirimizle. anlatmalıyız belki de birbirimize. kalktın. gideceksin. belki de anladın ve korktun sen de. büyünün bozulacağından. yavaşça toparlanıyorsun. eşyalarını ceplerine soktun. bir kağıt parçası -şimdi ne yapmalıyım- bir adres verdin bana. korkmuştum aslında. kendininkileri paylaşıp benimkileri yarı yolda bırakacaksın diye. bak, sahiden de ortakmış yaşadığımız şu yirmi dakika. ayrı ayrı ama birlikteymiş huzur verici bir biçimde. ben de gidiyorum şimdi. bambaşka bir mekana taşıyacağız bu iletişimi. 
 

7 Temmuz 2013 Pazar

hibe

hayır. bu öyle bir şey değil. ivedilikle içinden çıkabileceğin, anlık gelgitlerinin yardımıyla kurtulabileceğin bir şey değil. iç organların gibi. tarifi olanaksız bir şey. "bıçak" kelimesi kadar keskin bir gerçeklik. aslında o kadar emindim ve öyle burnumun ucundaydı ki göremedim. görmemeyi tercih ettim; katlanılmaz varlığımı yüceltiyorum. kendini kemirdiğin bu düzen, seni mutlu etmeyecek. doğurduğu çocuğu sahiplenen bir anne gibi sarıp sarmaladığın hayatlar seni yormanın ötesine gidemeyecek.. artık eksiltili cümleler kullanmıyorum. eksiltili cümlelerden vazgeçiyorum. uzakta tuttuğum benliğimi yakına getirdim, bağırıyorum. bu sefer gerçekten yüzüme küfrediyorum. otorite uzuvlarımdan akıyor, kütle çekimini alt ediyor, kütle çekiminin anasını sikiyor. yeryüzüne meydan okuyor. varlığımı hiçe sayıyor ve gücü, hiçliği besliyor.

hiçlik masama oturmuş bana sigaralar sarıyor. hiçlik bana yemekler yapıyor. hiçlik, onun bunun zihinlerini önüme koyuyor. ben artık hiçliğin sardığı sigaraları içmiyorum. ben artık hiçliğin öğrettiği hayallere sarılmıyorum. hiçliğin bana yedirdiklerini, onun bunun zihinleriyle kusmuyorum. hiçlik ölmek üzere ve öldükten sonra ona ne olacağını kimse bilmiyor. o gittiğinde yalnızlık gelecek. götüm götüm kaçtığım olası kişiliklerimin hepsi çökecek. biri bakmazsa biri var olamaz. bakışın olmadığı yerde sıyrılamaz hiçbir olasılık. kedi ne ölü, ne diri. ne de hem ölü hem diri. bakışın yalnızlık olduğu durumlarda kedi yok. kutu da...

kendi yazgımın tanrısı olduğumu zannettim. bu yanılsamanın öldürülemeyeceğini görmedim. bu zinciri sonsuza dek sürdürebilirim. aynı yüklemi kullanarak binlerce varsayım türetebilirim. kafiyelere teslim olabilirim. asıl soru; bu neyi değiştirir? gerçeğin ne kadarına katlanabildim? bana ve her şeye tecavüz ettiğini zannettiğim gerçeklik neydi? ne değildi? hakikaten gerçeklik ne değildir? yaratılmamış olduğunu düşündüğün bir gerçekliğin peşinde koşmak bir sürtük gibi; neyi değiştirir? yaratılmamış gerçekliğe ulaşmayı hedeflemenin aslında kaçışın farklı bir tezahürü olduğunu anlamak neyi değiştirdi? algıların o kadar da mühim mi? kendini tanımlamak için kullandığın sonsuz haneli sıfatların içinde dans ederken sen, neyi değiştirebildin? neyi değiştirebilirdin? esasında şu kadar basit bir şeydin sen: 

her bağlama oturttuğun bir kazık; aslında sadece kendi götüne giren.

out.  

15 Mayıs 2013 Çarşamba

444 1 500

Rahatsız edilmek. Şarkının en güzel yerinde, tam da dünyadan uzaklaşıp kendi içine dönmenin keyfine vardığında, bu bütünün bir parçası olduğunu yeniden farkettiğin bir anda kaybolmuşken. Kurşun gibi hızlı, engellenemez bir çağrı. Kaçmaya çalıştığın dizgenin içine çekiyor seni:
 
-Decline
Her ne kadar geri çevirmiş de olsam seni, kopardın beni işte. Cevap verseydim nelerden bahsedecektin kim bilir? Hangi dünyevi, maddi meseleleri konuşup sıkacaktın canımı? Reddettim seni ama ne fayda? Tam da bulmuşken kendimi, bıçakla keser gibi yırttın attın varoluşumla aramda kurduğum o ince bağı. Gık diyemedim o an.

İnsanlar konuşuyor insanlar hep konuşuyor. İnsanlar susmuyor. Susmayacaklar. Başım ağrıyor. Güneş açmıyor. Kitap bana kendini açmıyor. Giremedim kitabın içine. Bunaltıcı bir grilik; grilikten bile bıktım. İnsanlar susmayacaklar. Ne idüğü belirsiz bir alet satıyor herifin teki. Limon kokusu sardı ortalığı: gün içinde karşılaştığım doğru düzgün tek gösterge. Göstereni ve gösterileni aşikar olan tek gösterge: limon kokusu. Var sen düşün gerisini.

Vapurlar bu kadar hızlı gitmiyordu. Ben bu kadar bunalmamıştım. Hava bu kadar soğuk değildi. Uyku daha kaliteliydi. Uyku kırmızıydı. Serindi.. Rahatsız etmezdi kimse bizi... Bu kadar çok küfretmezdim eskiden. Sinirimi bozamazdı 444 1 500. Yokluğun yoktu o zaman. Varlığınla akardı mutluluk. Acı yoktu. Zihnime tecavüz etmeye başladı imgeler. Yokluğunu fırsat bilip ırzıma geçtiler. Durduramıyorum onları. Gitmiyorlar.. Yinelenen sesler; kesik kesik..